Türkiye’de, dinlediğimiz müziğe inanılmaz ölçüde sahiplenici davranabiliyoruz, paylaşmaya pek tahammülümüz yok. Dolayısıyla, çoğu alternatif müzik dinleyicisinin en büyük korkusu dinledikleri müziğin anaakımlaşması. Hip hop dinleyicileri bu konuda şanslı sayılır, Türkiye’de hip-hop inatla yeraltında kalmayı sürdürüyor. Elbette yapılan işlerin gitgide büyüyen bir dinleyici kitlesine ulaşmasını göz ardı edemeyiz, ama tavır olarak hip hop popülerleşmeye pek sıcak bakmıyor. Dinleyicinin olduğu kadar sanatçının da popülist bir tavırdan çekindiği bir müzik türüyle karşı karşıyayız.

Alternatif kalmanın hip hop’un gelişimine olan katkısı da malum. Pek çok MC’nin dediği gibi, liberal ekonomiyle henüz pek haşır neşir olmamış bu müzik, yaratıcısına şan, şöhret veya para vaat etmiyor. En azından şimdilik buralarda etmiyor. Koşullar, ilgisiz ya da basitçe yeteneksiz insanları zalimce ayıklıyor. Dolayısıyla dinleyicisini bulmuş bir MC’nin tarzını beğenmeseniz bile, özgünlüğünü veya çabasını takdir ediyorsunuz. Böyle merhametsiz bir ekosistemde – tarzın âdeti olan diss’leri saymazsak – MC’ler de madun olmanın getirdiği bir birliktelik sergiliyorlar. Öyle ki, şu an herhangi bir hip hop albümünde bir konuk MC ya da DJ bulamamanız neredeyse imkânsız. Anıl Piyancı’nın Palavra’da geri dönüşünü müjdelediği “8 gibi halk akımları”, sayısız Organize Oluyoruz ve Yeraltı Operasyonu gibi derleme albümler de cabası.

Hip hop’un hak ettiği itibarı kazanmasının önünde bir engel de yok gibi görünüyor. Eypio’nun yakın zamandaki başarısı bunun en büyük örneklerinden biri. Türkçe müzik ve yabancı müzik dinleyenlerin iyice ayrıldığı zamanlarda, hip hop dinleyiciye aradığı sentezi sunuyor.

ABD’de pop müzik 90’lardaki albenisini kaybetti. Hip hop sanatçıları popüler medyanın gündeminde, sanatlarıyla olduğu kadar girişimcilikleriyle de popüler kültürü etkileri altına almış durumdalar. Türkiye’deki pop müzik üreticileri de buna uyum sağlamaya çalışıyor. Bu eğilimin büyük kanıtı da muhtemelen son birkaç yılda iyice yükselen DJ ve aranjör furyası. Aranjörler özünde halk müziği veya arabesk müzik öğelerini içeren şarkılara modern beat’lerle altyapı hazırlayıp modern bir aranjman yaratmaya çalışıyorlar. Ortaya çıkan melez müzik bazen nispeten başarılı olsa da, genelde emanet duruyor. Zira bu aranjmanlar küresel müzik piyasasını kasıp kavuran hip hop’a asla yaklaşmıyorlar.

Bunun sebebi basitçe sanatçının gerekli yaratıcı vizyona sahip olmaması mı, yoksa ticari taktikler mi, artık dinleyicinin takdirine kalmış. Kanaatimce, pop müzisyenlerinin yeraltında gizlenen bu hazineyi kullanmayı yeterince sahiplenmemelerinin en büyük sebebi, ana akımda olmanın getirdiği ekonomik imkânların gözlerini karartmış olması. Pop müzik üreten bir prodüktör, sanatçı veya aranjör, bu ekonominin içinde “bir şarkı fabrikası” olmaktan daha fazlasını yapamıyor çoğunlukla. Üretilen müziğin nasıl karşılanacağı daha az düşünülüyor, çünkü bir şekilde dinleyicisini bulacağı biliniyor. Popçunun üstünde hip hop müzisyeninin üstündeki özgün, yaratıcı ve kaliteli iş yapma baskısı yok.

Hip hop’un üstünde pop’un ulaşamayacağı bir potansiyele sahip olmanın getirdiği bir sorumluluk var. Zira büyük güç, büyük sorumluluk getiriyor. Peki, neden hip hop bu potansiyeli kullanmıyor? Aslında ortada belirli bir çaba olduğu inkâr edilemez. Hip hop yer üstüne çıkmayı büyük ölçüde reddediyor, bunun yerine Hades gibi dinleyicisini daha az kalabalık, daha rahat ve geniş olan yeraltındaki kendi mekânına çekmeyi tercih ediyor. Müzisyen yeraltında olunca, müzik de yeraltında tüketiliyor. Üstelik hip hop enstrümana gerek kalmadan yeniden üretilebiliyor. Sanırım, giderek daha fazla taraftar edinen ama inatla yeraltından çıkmayan akımın dinleyicisi kadar şanslı bir dinleyici yok.

Black Movement’tan önce de sonra da hip hop hep hareket seven bir tarz oldu. 1970’te New York’un kenar mahallelerinde özellikle göçmen, ekonomik sınıf ve ırk konusunda alt görünen bir tabaka da türeyen tarzın Türkiye’ye gelişi de benzer bir sosyal arka plana sahip. Zira Cartel ile Türkiye’de yaptığı patlamadan öncesine gidecek olursak, Türkler arasında da hip hop’un ilk tohumları göçmenler arasında atılıyor. Dolayısıyla göçen, hareket eden ve küreselleşen bu müzik akımı, Harvard’da sosyoloji profesörü Patterson’un da belirttiği gibi, farklı coğrafi ve sosyolojik uçlar arasında iletişim kurabiliyor.

Patterson’un teorisi hip hop’un Amerika’da Black Movement’a verdiği desteğin tam da buradan kaynaklandığı yönünde. Doğduğu yörede, hip hop müzik her zaman haklarından mahrum edilmiş, ırkçılık ve ayrımcılıkla baş etmeye çalışan gençliğin her daim sesi olmuş. Hip hop ve Black Power hareketi arasında, “tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan”a benzeyen bir ilişki var. Yine de, Grammy ödül törenlerinde, en iyi albüm ödülünün, yakın zamanda ödülü hem müziksel yaratıcılığı hem de güçlü politik duruşuyla en çok hak eden To Pimp a Butterfly yerine, yaratıcısı gibi suya sabuna dokunmayan bir albüm olan 1989’a verilmesi, doğduğu yerde bile hip hop gibi saldırgan ve hareket sahibi müzik tarzlarının aşması gereken çok engel olduğunu gösteriyor. Keza, Kendrick Lamar’ın ödül törenlerinin ırkçı düzenini eleştirdiği haklı isyanını sosyal medyada bulabilirsiniz.

Türkiye de ise durum daha vahim ve hip hop daha genç. Kezzo “Bi’Gün” de durumu istemeden özetliyor:

İçersem ben kendime sanki siz hiç ölmiyceniz
Sövmezsem bu şarkıda sanki açıp dinliyceniz
Görmiyceniz beni karanlıkta asla sönmiyceyiz!

Hip hop Türkiye’nin yaratıcı endüstrilerini kasıp kavuran sansürü ve sınırlamayı kaldırabilecek bir tarz değil. Küfrediyor, bahsedilemeyecek şeylerden bahsediyor, erotikleşiyor, politikleşiyor. Yer üstünde sansür arttıkça yeraltında hareket artıyor ve yeryüzüne çıkmak daha zor oluyor. Ama aşağıdaki tektonik hareket yukarıyı sarsmayı da eksik etmiyor.

Hip hop’un genetiğinde olan bu isyan 2000’lerin başında virütik bir arabesk rap furyası şeklinde yayılmaya başladı. Sansar Salvo “Arabesk sample’lar kullanılarak üretilen rap var… Ama arabesk rap diye apayrı bir tarz yok tabi. İyi rap var kötü rap var, arabesk sample’lar kullanılsa da kullanılmasa da” diyor. Ama varlığı inkar edilemeyecek kadar seçilebilir bir sesi var bu türün. Üstelik bir terim olarak arabesk rap’in kullanımı da oldukça yaygın, bakınız Aga B: “Arabesk rapçilerin müziğime kastı neydi?”

Ne kadar arabesk müzik hakkında Fazıl Say kadar keskin fikirlerim olmasa da, arabesk hip hop’un aksine duran, durdurulduğu için isyan eden bir müzik gibi geliyor bana. Dolayısıyla ne kadar “isyan” ederken ortaklaşsalar da, hip hop ve arabeskin bu isyanı kullanma biçimleri çok farklı, muhalefet yöntemlerinde birbirlerinden ayrılıyorlar. Arabeskin isyanı bizim için tanıdık bir isyan, durduğu yerde tepinen cinsten. Hip hop ise vuruyor, kırıyor, parçalıyor. Düşmanı belli, bazen fazla hararetli olsa da akılcı davranıyor, hırsını nereden çıkaracağını iyi biliyor. Hip hop, henüz yeraltına itilmeyi kabullenmiş değil.

Beni bir dinleyici olarak en çok etkileyen şey, hip hop’un bu didaktik yanı. Benim gibi bağımlı bir hip hop dinleyicisiyseniz, Türkçe hip hop’un genelde “tek yumruk, hem de sol elle” olduğunu fark etmemeniz imkânsız. Fakat içinde barındırdığı “isyan” sayesinde, hip hop popun erişemediği bir dinleyiciye erişebiliyor. Arabeske alışkın bu dinleyiciye bu isyankâr tarz, tanıdık ve çekici geliyor. Bu “kayıp nesli” yer altına çeken hiphop, ona öfkesine bir yön bulmayı öğretiyor.

Son zamanlarda hatırı sayılır MC’lerden gelen ardı kesilmez diss’lerin katkısıyla bu arabesk his hiphop’u iyice terk etti. Çok büyük emeklerin verildiği bu piyasanın, kendinin göre daha statükocu bu tarzı kabullenmemesini çok doğal buluyorum. Fakat dinleyenlerin çoğunun inandıklarının aksine ben Türkiye’de hip hop ve rap müzisyenlerinin yapabileceği en büyük hatanın popülerleşme değil, arabesk köklerini unutmak olacağını düşünüyorum. Çünkü şu anki haliyle hip hop Türkiye’de kimsenin sesini yetiştiremediği kayıp bir nesle seslenebilen tek müzik türü gibi görünüyor.


Kaynaklar

– Solomon, Thomas. “Living underground is tough’: authenticity and locality in the hip-hop community in Istanbul, Turkey.” Popular Music. Volume 24/1. Cambridge University Press, 2005.

– Patterson, Orlando. “Global Culture and the American Cosmos”. The Andy Warhol Foundation for the Visual Arts. Paper Number 21994. Feb, 2008.