Jean-Paul Sartre, Kasım 1972’de P. Victor’a verdiği bir röportajda geçmişte yaşadığı politik uyanışı ve Fransız Komünist Partisi’yle ilişkisini anlattı. Jacobin, Fransız yazar ve düşünürün 37. ölüm yıldönümüne tekabül eden 15 Nisan’da bu görüşmenin bir kısmını yayımladı.


Sartre: Sanırım 1936’dan başlamalıyım. O sıralarda politikaya bulaşmamıştım. Yani Fransa Cumhuriyeti’nden bahsetmek için kimi zaman kullanılan “Profesörler Cumhuriyeti”nin mensubu liberal bir entelektüeldim. Halk Cephesi’ni tamamıyla destekliyordum, ancak fikrime bir anlam katmak üzere oy vermek aklımın ucundan dahi geçmezdi. Mantık çerçevesinde düşünürsek, pek kabul edilebilir bir şey değil.

İdeolojiler çöktüğünde, ortada düşünceye büyülü bir boyut katan inançlar kalıyor. Bana kalan da bireyciliğin ilkeleriydi. Halk Cephesi’ni oluşturan kitleler ilgimi çekiyordu, ama bunun bir parçası olduğumu ve yerimin onların yanı olduğunu tam olarak anlamıyordum: Tek başıma olduğumu düşünüyordum.

Buradaki olumlu unsur, evrensel oy verme hakkına karşı sönük bir tiksinti ve bir oyun insanın somut düşüncesini hiçbir zaman temsil edemeyeceğine dair müphem bir fikirdi. Beni evrensel oy verme hakkıyla ilgili rahatsız edenin ne olduğunu çok sonra anladım: O sadece aslında bir dolandırıcılıktan ibaret olan temsili demokrasiye hizmet edebilirdi.

Dolayısıyla 1939’a kadar etkin değildim, kendimi yazmakla sınırladım, ama solculara büyük bir sempati duyuyordum. Gözlerimi açan savaş oldu: 1918 – 1939 arasını sanki kalıcı bir barışın şafağıymış gibi yaşamıştım, aslında yeni bir savaş için hazırlık dönemi olduğunu gördüm. Güçlü kuvvetler, olduğumu düşündüğüm minik temiz atomu kavradı ve fikrini sormadan onu öne yolladı.

Savaş boyunca, özellikle de Almanya’daki (kendimi sivilmiş gibi göstererek kaçtığım) esaretim sırasında kitlelerin içine kalıcı olarak daldım, oradan ayrıldığımı düşünüyordum ama aslında hiç gitmemiştim. Nazi zaferi beni çok öfkelendirmiş ve hâlen liberalizmden ilham alan fikirlerimi yerle bir etmişti.

Ayrıca esir kampında politik zorunluluk hepimizi bulmuştu. Bizim gibi birkaç tutsak, Fransız faşizmine karşı örgütlenmek istiyordu. O andan itibaren hep kaçmak istediğimiz bir politik gerçekliğin içine yerleştirilmiştik. Demokrasi uğruna Alman ve Fransız düşmanlarımızla savaşmak zorundaydık. Ancak bu savunduğumuz şey tam olarak liberal demokrasi değildi.

Dokuz aylık esaretin ardından Fransa’ya döndüğümde -hâlâ bireyin egemen gücüne ikna olmuş durumda- adında asgari ilkeleri barındıran “Socialisme et Liberté” (Sosyalizm ve Özgürlük) grubunu aradım, ama dönemin pek çok küçük grubu gibi onlar da küçük burjuva entelektüellerden oluşuyordu. Pek çalışmadık, her şeyden çok bildiri yazdık.

SSCB savaşa girdiğinde komünistlerle ittifak kurmak üzere yola çıktık. Aramızdan biri onlarla üniversitede -yine entelektüeller- temasa geçti. Fransız Komünist Partisi’nin (PCF) üst kademesiyle iletişime geçtiler ve cevabı getirdiler: “Onlarla çalışmak söz konusu dahi olamaz, Sartre Naziler tarafından direnişe sızmak ve Almanlar adına casusluk yapmak için serbest bırakıldı.”

Komünistlerin güvensizliği bize bıkkınlık verdi ve güçsüzlüğümüzü fark ettirdi. Bir süre sonra dağıldık, aramızdan biri Almanlar tarafından yakalandıktan sonra sürgünde öldü. On sekiz ay boyunca iğrenerek hiçbir şey yapmadım: O sıralar Lycée Concordet’de hocaydım.

Bu dönemin sonunda eski komünist arkadaşlar benimle iletişime geçti ve el altından bir dergi basan CNE’ye (Comité National des Écrivains – Ulusal Yazarlar Komitesi) girmemi önerdiler, ben de PCF tarafından silahlı ve kitlesel direnişten özenle uzaklaştırılan yazarların yapmasını bekleyeceğiniz işleri yaptım.

PCF’yle ilk ortaklaşa girişimim 1943’ün başlarındaydı. Onlara önce Naziler tarafından salınmış bir casusun CNE’ye giren direniş savaşçılarının adlarını vermelerinden korkup korkmadıklarını sordum. Güldüler, bunun bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu ve her şeyin yoluna gireceğini söylediler. Gerçekten de bir daha Paris’te hiçbir komünist hakkımda böyle iftiralarda bulunmadı.

Serbest bölgede ise komünistlerin işbirlikçi yazarlardan oluşan bir kara listesi vardı, benim de adım yer alıyordu. Buna sinirlenmiştim, ancak bir yanlışlık olduğuna ve listenin bir daha benim adımla yayımlanmayacağına dair söz verdiler, nitekim sanırım gerçekten de böyle oldu.

Komünistlerle olan bu ilk girişim dönemlerinden hatırladığım, belli zamanlarda Edith Thomas’ın evinde gerçekleştirilen buluşmalar. Bunlarla ilgili benim birkaç yazı yazdığım ve [Jean] Paulhan’ın editörlüğünü yaptığı Lettres Françaises dışında söylenecek pek bir şey yok. Pratikte pek de bir şey yapmadık. Bizimle yavaş yavaş bağlantıyı kestiklerini hissediyordum.

Bu, özellikle kurtuluş mücadeleleri sırasında fark edilebiliyordu. Burada etkin bir görev almak isteyen pek çoğumuz Comédie-Française’i (Fransız Devlet Tiyatrosu) korumakla görevlendirilmiştik, ona da tabii ki hiç saldırılmadı. Tiyatro meydanı civarında bir gün süren bir muharebe gerçekleşse de biz yer almadık, bize hemşirelik görevi verilmişti.

Kurtuluşun ardından PCF bana karşı tavrını değiştirdi: Les Lettres Françaises ve Action (o kadar şiddetli olmasa da daha sinsice) bana saldırmaya başladı. Bunu yavaş yavaş tanınırlık kazanmama bağlıyordum, özellikle de onların pek hoşuna gitmediğini tahmin ettiğim Varlık ve Hiçlik’in yazarı olarak.

O dönem liderlerden biri beni genç entelektüelleri partiye yönlendiren hareketi frenlemekle suçladı. Bu gerçek bir karmaşa anıydı: Giderek daha da sola dönmeye başlayan ve De Gaulle tarafından parça parça edilmeye başlanan direnişin bana öğrettiklerinden bazı sonuçlar çıkarabileceğim bir dönemdeydim.

Bana sorsanız kendinden emin bir sosyalisttim, ama doğrudan demokrasi adına hiyerarşi karşıtı ve liberterdim. PCF ile aynı amacı taşımadığımı biliyordum, ama bir süre aynı yolda devam edebiliriz gibi geliyordu. Bu ani kırılma beni fazlasıyla huzursuz etti.

Bir de Les Temps Modernes vardı. O dönem militan değildi, ancak orada farklı sorgulama yöntemlerini deniyordum, farklı seviyelerde olsa da her tür sosyal gerçekliğin onu üreten toplumların yapılarını eşitçe yansıttığı bir düzene izin veriyordum, ki bu bağlamda fait divers (kısa haberler) de dönemin politik etkinlikleri kadar anlamlıydı.

Şöyle ifade edebilirim: Her şey politiktir, yani her şey toplumun tamamını sorguya ve mücadeleye açık hale getirir. Les Temps Modernes‘in başlangıç noktası buydu. Haliyle bu politik bir pozisyon almayı gerektiriyordu (siyasi partiler anlamında değil, daha çok sorgulamalarımızın yönünü belirlemek için), ben de Merleau-Ponty’ye politik formülasyon konusunda sınırsız özgürlük verdim.

Komünistlerle uzlaşmak için o dönem birçok Fransız gibi o da Sosyalist Parti’ye (PS), hatta kimi zaman da o dönem tripartiste (üç parçadan oluşan) haldeki MRP’ye (Cumhuriyetçi Halk Hareketi) güveniyordu. Örneğin burjuva cumhuriyetin insan ve yurttaş haklarının soyut ve içi boş olduğuna inanırken buna bir sosyal öz bulmak konusunda PC’nin diğer iki parti için çekici yanına bel bağlamıştı.

Şahsen politik seviyede pek bir şey yapmadım, ama onu onaylıyordum. Derginin 1945-50 arası tavrı buydu. Sonuç olarak komünistler, ona da tam güvenmeseler de Merleau-Ponty’ye bana olduğundan daha iyi davrandılar. Ancak bu tip bir uzlaşma başından itibaren bozulmaya mahkumdu, çünkü üç partili koalisyon ön şartına bağlıydı.

İlk ihlal, PC’nin hükümetten istifasıyla sonuçlanan grev dalgasıyla geldi. Bu noktadan itibaren tekrar muhalefete dönen PCF görüşlerini sertleştirirken PS, aslen karşıt görüşlü olsa da sağın belli belirsiz solunda konumlanmaya başladı.

Bizim gibi PC ve hükümetteki partiler arasındaki köprünün tekrar kurulabileceğine inanan insanların da eli konu bağlandı. Pozisyonumuz savunulabilir olmaktan çıkmıştı. Sağdan destek gelmediği sürece Merleau-Ponty’nin PC’ye el uzatması tasavvur edilemezdi.

Bu kırılmanın ardından üç ihtimal vardı: PC’ye daha da yaklaşmak, iktidardaki PS-MRP koalisyonuna daha da yaklaşmak, ya da politikayı terk etmek. Bu da yetmezmiş gibi ilk itiş-kakış başladı – Kore’deki savaşı kastediyorum. Merleau-Ponty hayli sarsılmıştı ve bana şöyle diyordu: “Savaş topları konuşuyor. Çenemizi kapamaktan başka bir şansımız yok.”

Amerikan ajanslarının haberlerini gerçek kabul etmiş, partiyle arasına mesafe koymuş ve ikinci yolu seçmişti. Bizden giderek daha da uzaklaştı. Ben yine de ilk seçenekle ilerledim: Onun ciddiye aldığı haberlere şüpheyle yaklaştım. Her şeyden önce bütün o süreç boyunca PC’yi işçi sınıfının organik temsilcisi olarak gördüm.

Nitekim solda başka da pek bir şey yoktu. Demokratik merkeziyetçilik ile PC’nin teşkilatının hiyerarşik yapılarının aynı olduğunu fark etmemiştim, işçilerin oylarının ve üyeliklerinin peşinden koşuyor olsalar da eylem tarzlarına tabandan değil tepeden karar veriliyordu.

PCF’yle uzlaşma ihtimalinin dahi olması gerekliydi. Esasında onlar bu konuyla ilgili hiçbir şey duymak istemiyordu. İlerleyen yıllarda [David] Rousset tarafından kurulan Rassemblement Democratique Revolutionnaire‘e (RDR – Demokratik Devrim Meclisi) katıldım. Merleau hemen değil, beni terk etmemek için bir süre sonra katıldı.

Bu benim ilk politik adımımdı ve itiraf etmem gerekirse pek de mutluluk verici değildi. Rassemblement yalnızca hiçbir partiye üye olanlarla ilerlemek istemiyordu, komünistlerin ve sosyalistlerin de PC ya da PS’deki militanlıklarını kesmeden bize katılmasını istiyordu. Bu tam anlamıyla aptallıktı.

Biz -Merleau-Ponty ve ben- Les Temps Modernes‘de, yani 10.000 kişi tarafından okunan bir dergide olduğumuz sürece eleştirilerimiz komünistleri rahatsız etmiyordu: herhangi bir partiden ilham almamanın avantajına sahiplerdi. Bazen cevap vermeyi bile kabul ediyorlardı.

Ancak RDR’ye militanlarını katmak (bu şekle ilişkin basit bir anlaşma olsa da tabii ki onların komünist olarak kalmasını kabul ederek) istediğimizi söylediğimiz andan itibaren PC bize ateş püskürtmeye başladı. Biz çok kalabalık değildik, belki 10.000 ila 20.000. Ancak bu fark etmiyordu, bu bir partinin embriyosuydu ve bize ona göre saldırılıyordu.

Aslında RDR bu ilk aşamadan hiçbir zaman ayrılmadı. Fikirlerimiz fazlasıyla müphemdi, ağır konuşmak gerekirse görünen o ki birçok kişinin Fransa’da yaratmak istediği üçüncü parti fikirlerinin yalnızca yeni bir versiyonuydu. Hükümetimiz üzerinde, Avrupa’nın diğer devletleriyle bir araya gelip SSCB ve ABD’nin arasında arabuluculuk yapması için baskı kurmaya çalışıyorduk.

Bu grupta işçiler var mıydı?

Sartre: Birkaç tane. Çok değil. Daha sonra onları RDR’yi gömen kurultayda tanıdım. Doğrusunu söylemek gerekirse birinci yılın sonunda paramız kalmadığını görünce her şey kötüye gitmeye başladı. Rousset parayı Amerikalı sendikalardan istememiz gerektiğini söyledi.

Bunun üzerine de ABD’ye gitti, birkaç kuruş para ve farklı milletlerden insanları Paris’te bir çeşit uluslararası kurultayda toplama talebiyle döndü, yine Paris’te kısa süre önce yapılan komünist ilhamlı Barış Konferansı gibi. Konu tartışıldı ve her şeyden önce yaklaşan savaştan bahsedildi. Onu yok saymak için değil, kazanmanın yollarını sıralamak için.

Amerikalılar Sidney Hook gibi ünlü anti-komünistleri yolladı. İnsanlar atom bombasını övdü. Merleau-Ponty ve Richard Wright’la birlikte bu toplantıya gitmeyi reddettik ve Paris’te bir ay sonra gerçekleşecek bir olağanüstü kurultay topladık. Kurultay hayli sert geçti.

İnsanlar, eski komünist ve Troçkistler, Rousset’yi ABD’de verdiği sözlerden ve barışı desteklemek (daha çok savaş havası olsa da) üzere gerçekleştirilen toplantıdan dolayı kınadı. Komünistlerle birlikte çalışmak isteyen büyük bir çoğunluk, bir de Amerikan yanlısı bir azınlık vardı. Bu kurultaydan sonra bir daha böyle bir şey duyulmadı.

O süre boyunca Amerika ve Sovyetler arasındaki bir çatışma halinde ne yapacağımı düşündüm. PC’nin proletaryayı temsil ettiğini düşündüğümü söyledim. Proletaryanın yanında olmamak bana imkansız gibi geliyordu. Ne olursa olsun RDR’nin yakın tarihinden bir ders almıştım. Arabuluculuğa heveslenen bir mikro-organizma hızlıca iki gruba ayrılıyordu: bir Amerikan yanlısı, bir de Sovyet yanlısı.

1950-52 arası gün geçtikçe artıyormuş gibi görünen savaş tehdidi ortada yokken bana tek bir ihtimal varmış gibi geliyordu: ya ABD, ya da SSCB. Ben de SSCB’yi seçtim. Uluslararası sorunların baskın geldiği, ama motivasyonunu her şeyden önce PC’nin varlığından alan bir seçimdi, çünkü bana ve birçoğuna göre onlar proletaryanın arzu ve taleplerini dillendiriyordu.

Ridgeway’in Paris’i ziyaret ettiği, bu ziyaretin tetiklediği şiddetli (komünistlerce düzenlenen) bir gösterinin gerçekleştiği ve Duclos’nun tutuklandığı dönemdi. Hükümetimizin anti-komünistliği kendini posta güvercinleri vakasında göstermişti.

O kadar içerlemiştim ki Les Temps Modernes‘de yayımlanan, kendimi PC’nin yoldaşı olarak ilan ettiğim “Komünistler ve Barış” adında üç yazı yazdım. Bugün geri dönüp baktığımda beni yazmaya itenin, partinin bana yönelttiği oklardan çok burjuvazinin davranışlarına karşı duyduğum nefret olduğunu düşünüyorum. Ne olursa olsun bu adım atılmıştı.

Bir süre sonra parti, o dönem hâlâ üye olan Claude Roy’u ve şu an adını hatırlamadığım bir entelektüeli (onlar her zaman ikili gezer, polis gibi) beni Hindiçin’deki[i] savaşa karşı Toulon’da propaganda dağıtan Henri Martin’i özgürlüğüne kavuşturma talebiyle toplanan bir grup entelektüele katılmam için ikna etmek üzere atadı. Kabul ettim.

Pek çoğumuz Henri Martin’in eylemlerini ve hükümetin baskısını açıklayan bir kitaba katkıda bulunduk. Kendime tartışmalı bir bölümü yazma görevi verdim. Bir bakıma burjuva hükümetin burjuva eleştirisiydi: Burjuva hukukunu ihlal etmeleri üzerinden onlara saldırdım. Hatta bunu, bir burjuvanın kendi sınıfıyla bağlarını koparması olarak da adlandırabiliriz.

Doktor Dalsace’ın evinde Farge’ı gördüm, o da beni barış konferansının bir sonraki kurultayına çağırdı. Komünistlerin yoldaşı oldum, bu da özellikle liberal solla (L’Observateur ve Le Monde gibi yayınlarla anlaşmazlıklar) yeni kırılmalar getirdi. Merleau-Ponty dergiden ayrıldı ve beni yeni politik görevimle bıraktı. Bunda bana yardımcı olan ekip (Pèju, Lanzmann, vb.) çok daha gençti ve PC’yle eleştirel bir yoldaşlık ilişkisi kurmak istiyordu.

O dönemde, 1952’den 56’ya kadar, komünistlerle çalışırken yeni ve daha bütünlüklü bir deneye giriştim. Fark ettiğim ilk şey, anlaşmaları incelerkenki sertlikleriydi. Partiden değilsin, ama şu ya da bu eylemde anlaşma sağlıyorsun.

Her şey sanki bir sözleşme imzalamışsın gibi ilerliyor: sen kendini bir şeyi müşterek menfaat için yapmaya adıyorsun, onlar da kendilerini bunu yapmana yardımcı olmaya adıyor ve bunu mümkün olduğunca takip ediyor. Aynı zamanda onlarla anlaşma sağlamadığın konularda sana saldırmayacaklarına kanî olunuyor, onlar da bunu yapmıyor.

Yani dürüstler?

Sartre: Evet, ama bu ağır bir makine. Zaman zaman hatalar olabiliyor. Örneğin Henri Martin hadisesi için benim de üyesi olduğum bir heyetin o dönem cumhurbaşkanı olan Vincent Auriol tarafından karşılanmasını istedik. Bana heyet kabul edemeyeceğini, ama tek başıma beni kabul edebileceğini söyledi.

Bütün grubun kaderi benim kabulüm ya da reddime kaldığı için tek başıma karar veremedim. Dr. Dalsace’ı aradım ve ondan PC’nin üst kademelerine danışmasını istedim. Bunu yaptı ve kısa süre içinde beni arayıp gitmem gerektiğini söyledi. Cumhurbaşkanıyla görüşmeye birinin gitmesi, hiç kimsenin gitmemesine nazaran daha iyiydi. Ben de gittim, ama tahmin edebileceğiniz gibi oradan bir şey çıkmadı.

Ertesi gün L’Humanité‘de Vincent Auriol’un onurlu yazar ve entelektüelleri kabul etmediğini, onun yerine şüpheli birini (beni) kabul ettiğini okudum. Bir sürü bahane duydum. Transmisyon kayıtı tutmamış vb. Bunlara katlandım. Esasında bu hataların pek bir önemi yoktu.

Ne olursa olsun sana militanların, sözleşmeleri süresince seninle ilgili eski fikirlerine sadık kaldıklarını gösteriyorlar. Genel olarak bunu saklayabiliyorlardı, ama o kadar. Onlara göre ben bir paçavradan ibarettim, beni bir süre kullandılar ve bu süre boyunca bundan pek bahsedilmedi. Başlangıçta eleştirel yoldaşlığı kabul etmediler, onlar beni eleştirmiyorken ben niye onları eleştireyim?

Aynı sebeple komünist işçilerle hiçbir bağlantımız yoktu. Yani eğer Fransa’nın en büyük işçi partisiyle, o dönem böyle olduğu söyleniyordu, ilişki kuruyorsan bunun nedeni işçilerle temas etmeyi istemen. Sadece komünist entelektüelleri -ya da benim deyimimle burjuva komünistleri- veya parti liderlerini görürdük, nadiren de işçileri, onlar da Viyana Kongresi’ndeymiş gibi titizlikle seçiliyordu.

Bu işçilere bize güvenmemeleri söylenmişti. Söze “Ben entelektüel değilim, ben ağır iş yapıyorum.” gibi şeyler söyleyerek başlar ve son derece entelektüel bir söylemle devam ederlerdi! Ağır iş yapan işçilerle entelektüeller arasındaki ayrımın, sıkı bir profesyonellik içeren bakış açısını bir kenarda tutarsak, pek bir anlamı olmadığını ve bunu profesyonel anlamda da yok etmenin elzem olduğunu o zaman anlamaya başladım.

Bu güvensizliğin sonu, bize vitrin mankeni gibi davranılmasıydı. Sandalyelerde, masaların arkasında, sahnede otururduk. Ufak bir konuşma yapar ve yerimize dönerdik, bu kadardı. Aksi takdirde bir manifesto imzalardık.

Bu sözleşmeye her zaman uyuluyor muydu? 

Sartre: Evet, bahsettiğim hatalar hariç tabii. Ancak sorun bu değildi. Elbette bizi bölen şeyden değil, birleştiren şeyden bahsediyorduk. Yalnızca karşılıklık tam tersi şekilde işliyordu, bilmem anlatabiliyor muyum? Ve bir partiyi temsil eden biriyle yalnızca kendini temsil eden biri arasında her zaman zorluklar olduğunu tamamıyla anlıyorum. Ancak onlarla bu durum, sistemliydi.

Dediğim gibi güvensizlik mevcuttu. Ama yalnızca bu da değil, sadece kendi partilerinden olanları dost kabul eden insanlarla uğraşıyordum, emir ve yasaklarla çevrili insanlar, beni geçici bir yandaş olarak gören ve kavgadan kaçıp sağın kuvvetleri tarafından geri alınacağım günü şimdiden görüyor gibi davranan insanlar. Onlara göre ben tam anlamıyla bir adam değildim, idam kararı tecil edilmiş biriydim.

Bu tür insanlarla hiçbir tür karşılıklılık ya da umut bağlanabilecek ortak bir eleştiri mümkün değil. Kendimi adadığım işler dışında benden bir şey istenmedi ama bu zaten hiçbir zaman daha ileri götürülebilecek bir anlaşma da değildi. Evet, toplantılarda konuştum. Beni dinleyen insanlar da “Bu Sartre, PC’nin dostu” dedi. Ancak her an her yerden hücrelerdeki militanların beni kullandığını ve kabullenmediğini hissettirecek bir şeyler geliyordu.

Pis kokan bir müttefiktiniz.

Sartre: Pis kokan, aynen öyle.

İstediğinizi yazmaya devam ettiniz mi? 

Sartre: Denedim. Her şeye rağmen eleştirel yoldaş rolümü sürdürmek istiyordum. Les Temps Modernes‘de Kanapa aleyhinde yazdım. Ayrıca partiden ayrılan Lecouer’u dövdüklerinde de. Bir de uğruna epey bir patırtı kopan Hervé’nin kitabı hakkında bir yorumum oldu.

Yalnız o Lecoeur tam bir piç kurusuydu. 

Sartre: Belki de, ama bir işçi buluşmasında insanları dövmek için bir komando göndermek bir işçi partisinin yapmaması gereken bir şey.

Lecoeur’un düzenlediği şey işçi buluşması mıydı ki?

Sartre: Evet Nord’daydı[ii], Rasemblement Socialiste‘in işçileriyle konuşuyordu. Bu iç çatışmanın PCF’ye özel olduğunun altını çizelim. Örneğin İtalya’da da partililerle tanıştım. Italyan Partisi özünde çok katı, ama katılıma çok daha açık. Üyeleri komünist olmayanlarla bir başlayıp bir biten arkadaşlıkları koruyor.

PCF’yle anlaşmazlık yaşarken benimle karşılaştıklarında selam veriyorlardı. Ancak daha yakınına girdikçe yeniden kesinlikle daha açık fikirli İtalyan arkadaşlarımı buldum. Rus birliklerinin Budapeşte’ye müdahale ettiği akşamı Roma’da bir İtalyan komünistle geçirdim. Çaresizdi ve rahatça konuşabildik, fikirlerimizi birbirimizle paylaştık.

PCF çok istisnai. Bana göre “düşünce hastalığı”nın pençesine fena halde tutulmuş haldeler. Çoğunlukla benzetme üzerinden ya da birleştirme üzerinden ilerleyen bir düşünce. Geçen gün televizyonda Duclos, Lecanuet’ye saldırdı. Tabii reformistlerin programı kötüydü, o yüzden saldırılması gereken program oydu.

Bunun yerine imalarla ilerledi. Örneğin şöyle dedi: “Elbette siz bakan olmak istiyorsunuz.” Benim bir dinleyici olarak Lecanuet’nin bakan olup olmamasıyla ilgili bir bilgim yok, ayrıca umrumda da değil. Benim için önemli olan onun programı. Duclos bununla ilgili tek bir kelime etmedi.

Öte yandan orada olmadığı için cevap veremeyecek J.J. S.S.’ye [Jean-Jacques Servan-Schreiber] saldırdı ve bizi bugünkü müttefiği Lecanuet’nin J.J. S.S.’nin hatalarının sorumlusu olduğuna inandırmaya çalıştı. Bunlardan hiçbiri düşünce değil, bunun adı retorik. Müphem benzerliklerle başlayıp mantıksız düşünce silsilesiyle iftiralara nasıl varıldığını görüyorsunuz. 1945-52 arası PC’nin en sık başvurduğu usûl, çamur atmaktı.

En iyi örnek Nizan. 1939-40 gibi partiden ayrıldığını biliyoruz ve onun anında bir hain olduğunu öğrendik. Kanıtı da romanlarından birindeki Pluvinage [karakteri]. Ne olursa olsun İç İşleri Bakanı tarafından işe alındı, orada imzası görüldü – partiden ayrılmış bir başka yazardan: “Polisin söylediğini yapmak zorundaydı. Polis listesinde yer alan bir fahişeyle evlenmişti.”

Marty, Kara Deniz [ayaklanması] zamanından bu yana devrimcileri gözetliyordu. İncelemeye karşı direnmeyen ama incelemekten kaçınan bir zehirli düşünceler atmosferinde yaşıyorduk. Bu iğrençti ve bize bir iftira atma sürecinde olup olmadıklarından hiçbir zaman emin değildik.


Kaynak: Jacobin Mag.

[i] Hindistan’ın doğusunda, Çin’in güneyinde yer alan ve Myanmar, Tayland, yarımada Malezya’sı, Laos, Kamboçya ve Vietnam’ı kapsayan bölge.
[ii] Fransa’nın kelime anlamı “Kuzey” olan bir eyaleti.