Yaşça büyük arkadaşlarımın “hipster” diye etiketlemeye bayıldığı bir jenerasyona aitim. Bana kalsa, yanından bile geçmiyorum. Üçüncü dalga bir kahvecide nasıl kahve içileceğini bilecek yetkinliğe sahip değilim. Myspace, Last.fm, Kazaa, Ares, Limewire gibi platformların hayat tarzlarını ve müzik tüketimini şekillendirdiği 2000’lerde, “ekstrem” tarzları tercih etmeyen herkes gibi çeşitli alternatif rock gruplarından indie rock külliyatına bir geçişle kendi müzik yolculuğuma yön verdim. The Kills, The Strokes, Bloc Party, Yeah Yeahs ve daha sayamayacağım onlarca grupla o zaman tanıştım.

Metal veya caz müzik külliyatından gelen 30 yaş üstü arkadaşlarım dilediği kadar küçümseyedursun, ben müzik dinleme alışkanlığımı last.fm aracılığıyla geliştirdim. Kendimi gerçek bir müzik dinleyicisi olarak tanımlamam da aynı döneme denk geliyor. Bu noktada beni hor gören bir üst jenerasyonu anlamaya da başlıyorum. Çünkü indie rock ölmediyse bile, kokusu artık epey uçucu.

2000’ler başından bir döneme değin gerek kültür sanat ortamı gerekse gece hayatında arz ve talebi az distorsiyonlu bol tremololu gitarlar özneli grupların şekillendirdiğini düşünürsek, benim gibi 25 ila 30 yaş arasında müzik üreten veya tüketen herkesi bir endişe sarmış vaziyette. Kendi açımdan bu farkındalığın miladını 2015 One Love Festival’de Julian Casablancas’ın sahnesi olarak işaretleyebilirim. Evet, The Strokes’un o dillere destan solisti Casablancas.

2015 boyunca dinlediklerimi hatırlamaya çalışırsam, kendi dinleme tecrübemde bile sinsice bir tarz değişiminin gözlemlenebileceği aşikâr. Indie rock dediğimiz türün rock’ı omzundan salladığı, peşine bir de “elektronik” diye bir etiket yakıştırdığı süreçte birbirinin benzeri veya değil, onlarca grup peydah oldu. Bu yıllarda ana akımı titreten Tame Impala veya The xx gibi grupların da doğduğu su götürmez, lakin bunların hiçbirinin de indie rock sularına yelken açmadığı da inkar edilemez. Bunlardan biri 60’lara el sallarken diğeri ise yeni teknolojileri allayıp pullayıp önümüze sürüyordu.

Peki, ne oldu da bir cephe saykedeliğe diğer cephe de elektroniğe göz kırparken ilhamını 90’lar başı britpop’undan alan Two Door Cinema Club’lar, Last Dinosaurs’lar bir anda ne yapacağını bilemez hale geldi?

Disko – indie rock diye bir çerçeveye alabileceğimiz türler dünya genelinde en popüler sinema filmlerinden televizyon dizilerine, reklamlardan festival tanıtım videolarına kadar dev bir egemenlik elde etmişken ve arz talep istatistikleri de yolunda giderken ne oldu da bu formül tutmamaya başladı? Albüm kayıtlarında kullandıkları auto tune’lar haricinde synthesizer’lara bulaşmayı tercih etmeyen Two Door Cinema Club başta olmak üzere Bombay Bicycle Club, Wild Beasts, Metronomy’ler ve çok daha fazlası neden sertifikaları olmayan türler okyanuslarında kulaç atma cesareti gösterdi?

Cevabını aslında hepimiz biliyoruz. Erişim. İnternet. Yatak odası prodüktörlüğü. Rönesans ile hayatımıza giren bireyselleşme zımbırtısının yine yeni yeniden değer kazanması. 250 dolar bile etmeyecek dizüstü bilgisayarlara bile ihtiyacı örtbas eden akıllı telefonlar. Teknoloji fuarlarında teşhir edilip üç aylığına hayatlarımıza sokulan ve bir üç ay daha sonra yepyeni bir sürümünün tanıtıldığı drum machine’ler ve etrafında gelişenler.

Bu güya-kronolojiyi art arda sıralarken kendisi müzik üretemeyen sadece müzik hakkında atıp tutmaya bayılan biri olduğumu hatırlatıp devam etmek isterim. Sosyal medyanın bireylere getirdiği özgüven. Herhangi bir Snapchat filtresinden hallice bir program aracılığıyla üretilmiş bir mahlasla sonsuz internet dehlizine sürülen ve keşfedilmeyi bekleyen üretimler. Tumblr. Glitch art. “Sex sells”. Pardon, yalandan “activism sells”. Sağa sola yerleştirilen aktivist ikonalar ve “beni takdir etmiyorsunuz, so fuck off”çuluklar. Bu dairede yeşeren filizlenen ve serpilen tayfacılıklar. “Senin okuduğunun onda biri kadar okudum, fakat benim dünyaya erişim internet sağ olsun senden daha geniş” özgüveni. Bandcamp. Soundcloud. İnternet meme’lerine konu olacak bir üretim ve paylaşım ağı.

Gittikçe karamsarlığa boğulan bir dünyadan seslenir gibi konuştuğumun farkındayım, okuyan herkesten özür dilerim. Ama söylemeye çalıştığım bu değildi. Şu son birkaç yıldır takip edilemeyecek hızda bir üretimin gerçekleştiği ve bugün dinlenenin yarın unutulduğu gerçeklerini kabul ediyorum. Güzel olan şu ki, bu kültür ve –izm dünyasında gerçekten renkli, farklı, yeni ve kayda değer olanlar organik olarak sıyrılıyor. Mac DeMarco, Connan Mockasin, Ariel Pink ve bunlar ekseninde daha birçok isim çok değerli işler yapıyor. Yazının başlığına işaret eden işler burada parlıyor. Mola vermek isteyebilecek okurları da buraya alabilirim.

Benim vereceğim cevap, elbette kapitalist dünyanın en temel öğesi paraya işaret edecek. Çünkü artık iki yüz küsür dolarlık tabletler veya dizüstü bilgisayarlara ücretsiz demo versiyonları olan kayıt programları indirmek neredeyse bedava. En dandiğinden bir gitar alıp istediğiniz bir türe dokunan sesler çıkarmak için almanız gereken takviye pedallarla işin başındaki gideriniz ise bin dolarları buluyor. Bu noktada iyi indie veya rock veya saykedelik müziği iyi birikime sahip müzisyenler yapmaya devam ederken, iki yüz dolarlık maliyetleriyle kendini göstermeye çalışan yetenekler çarpışıyor.

“Fair-play” çerçevesinde bir maç olmasını dileriz. Cazın dur durak bilmez yükselişi de bir sonraki yazımızın konusu olsun.


Not: Yazının başlığında Nazif Topçuoğlu’nun Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor (YKY, 2010) adlı kitabından esinlendim. Benzer bir başlığı daha önce burada da kullanmıştık.