Romancı olmaya hiç niyetlenmemiştim, en azından 29 yaşıma kadar. Bu kesinlikle doğru.

Çocukluğumdan bu yana çok okudum ve okuduğum romanların dünyalarının derinliklerine o kadar çok girdim ki herhangi bir şey yazmayı hiç istemediğimi söylesem yalan olur. Ancak kurmaca yazacak yeteneğim olduğuna hiç inanmıyordum. Gençliğimde Dostoyevski, Kafka ve Balzac gibi yazarları severdim, ama onların bize bıraktığı eserlerle boy ölçüşebilecek bir şey yazmayı hayal bile edemezdim. Bu yüzden kurmaca yazarlığına dair her türlü umudumu henüz küçükken bıraktım. Kitap okumaya hobi olarak devam etmeye ve bana para kazandıracak işi başka yerde aramaya karar verdim.

Karar verdiğim profesyonel alan müzikti. Çok çalıştım, para biriktirdim, arkadaşlar ve akrabalardan bir sürü borç aldım ve üniversiteyi terk ettikten kısa bir süre sonra Tokyo’da küçük bir caz barı açtım. Gündüzleri kahve, geceleri de içki servis ediyorduk. Ayrıca birkaç tane basit yemek de sunuyorduk. Sürekli müzik çalıyordu ve hafta sonları caz yapan genç müzisyenler vardı. Buna yedi yıl devam ettim. Neden? Basit bir nedenden dolayı: Sabahtan akşama kadar caz dinlememi sağlıyordu.

Haruki Murakami, 1978'de "Peter Cat" adlı caz barının ofisinde. (Fotoğraf: The New York Times)

Haruki Murakami, 1978’de “Peter Cat” adlı caz barının ofisinde. (Fotoğraf: The New York Times)

Cazla ilk kez 1964’te, 15 yaşında tanıştım. Art Blakey and the Jazz Messengers (Art Blakey ve Cazın Elçileri) o yılın Ocak ayında Kobe’de sahne aldı ve benim de doğum günü hediyesi olarak aldığım bir biletim vardı. Bu gerçek anlamda caz dinlediğim ilk seferdi ve beni hayrete düşürdü. Yıldırım çarpmışa dönmüştüm. Grup harikaydı: Tenor saksofonda Wayne Shorter, trompette Freddie Hubbard, trombonda Curtis Fuller ve sağlam, yaratıcı davulculuğuyla hepsine öncülük yapan Art Blakey. Sanırım caz tarihinin en güçlü ekiplerinden biriydi. Bu kadar müthiş bir müziği daha önce hiç duymamıştım ve onun bağımlısı oldum.

Geçtiğimiz yıl Boston’da Panamalı caz piyanisti Danilo Pérez’le akşam yemeği yerken ona bu hikâyeyi anlattım ve cep telefonunu çıkararak bana “Wayne’le konuşmak ister miydin Haruki?” diye sordu, “Elbette” dedim ben de, ne diyeceğimi şaşırmıştım. Florida’daki Wayne Shorter’ı aradı ve telefonu bana verdi. Ona basitçe daha önce ve o günden bu yana hiç öyle bir müzik dinlemediğimi söyledim. Hayat çok garip, ne olacağını hiç bilmiyorsunuz. Tam 42 yıl sonra romanlar yazıyor, Boston’da yaşıyor ve bir cep telefonuyla Wayne Shorter’la konuşuyordum. Bunu hayal bile edemezdim.

Müzikte de kurmacada da en temel şey ritim. Üslûbunuzun iyi, doğal, sabit bir ritmi olmalı, yoksa insanlar yazdıklarınızı okumaya devam etmez. Ritmin önemini müzikten, özellikle de cazdan öğrendim.

29 yaşına geldiğimde bir anda durup dururken roman yazmak istediğime dair bir hisse kapıldım, bunu yapabileceğime dair. Elbette Dostoyevski ya da Balzac’la boy ölçüşebilecek bir şey yazamazdım, ama kendime bunun önemli olmadığını söyledim. Bir edebiyat devi olmam gerekmiyordu. Yine de ne nasıl roman yazacağımı biliyordum ne de ne hakkında yazacağımı. Sonuçta hiçbir deneyimim ve hâlihazırda bir üslûbum yoktu. Bana nasıl yapacağımı öğretecek kimseyi tanımıyordum, hatta edebiyat hakkında konuşabileceğim arkadaşım da yoktu. O sırada tek düşündüğüm bir enstrüman çalarmış gibi yazabilsem ne güzel olacağıydı.

Küçükken piyano öğrenmiştim ve basit melodileri çalacak kadar müzik okumayı biliyordum, ama profesyonel bir müzisyen olmak için gereken türden bir tekniğe sahip değildim. Yine de kafamın içinde sanki kendi müziğim gibi bir şeyin zengin, güçlü bir akıntının içinde girdap gibi döndüğünü hissediyordum. Bu müziği yazıya dökmenin mümkün olup olmayacağını düşünmeye başladım. Üslûbum böyle kendini buldu.

Müzikte de kurmacada da en temel şey ritim. Üslûbunuzun iyi, doğal, sabit bir ritmi olmalı, yoksa insanlar yazdıklarınızı okumaya devam etmez. Ritmin önemini müzikten, özellikle de cazdan öğrendim. Sonra melodi gelir, ki o da edebiyatta sözcüklerin ritme uyması için uygun ayarlanması anlamına gelir. Eğer sözcüklerin ritme uyma biçimi pürüzsüz ve güzelse bundan daha fazlasını isteyemezsiniz. Sonra armoni gelir, sözcükleri destekleyen dahili zihinsel sesler. Sonra da en çok sevdiğim kısım gelir: serbest doğaçlama. Hikâye, özel bir kanal aracılığıyla içeriden özgürce fışkırmaya başlar. Tek yapmam gereken kendimi akıntıya bırakmak. Son olarak da belki de en önemlisi gelir: Bir işi bitirdikten sonra yaşadığınız o yükselmişlik hissi – “performans”ınızı bitirdikten, yeni ve anlamlı bir yere ulaşmayı başardığınızı hissettikten sonra. Her şey yolunda giderse de o yükselmişlik hissini okurlarınızla (seyircinizle) paylaşma imkanı buluyorsunuz. Bu, başka hiçbir şekilde erişilemeyecek bir doruk.

Yani yazmakla ilgili bildiğim her şeyi müzikten öğrendim. Çelişkili gibi duyulabilir, ama müzikle ilgili bu kadar takıntılı olmasam roman yazarı olamayabilirdim. Bugün, neredeyse 30 yıl sonra bile hâlâ iyi müzik, bana yazarlıkla ilgili birçok şey öğretiyor. Mesela F. Scott Fitzgerald’ın zarifçe akan nesrinden aldığım ilhamı, Charlie Parker’ın tekrar eden pervasız melodilerinden de alıyorum.  Miles Davis’in de müziğindeki sürekli kendini yenileme hâlinin niteliğini edebi bir model olarak kabul ediyorum.

En sevdiğim caz piyanistlerinden biri Thelonious Monk. Bir seferinde birisi ona piyanodan belli bir sesi nasıl çıkardığını sorduğunda Monk klavyeyi işaret ederek şunu söylemişti: “Yeni bir nota olamaz. Klavyeye baktığınızda bütün notaların halihazırda orada olduğunu görürsünüz. Ancak eğer bir notayı ifade etmeyi yeterince isterseniz, farklı duyulacaktır. Gerçekten ifade etmek istediğiniz notaları seçmelisiniz!”

Yazarken sıklıkla bu sözleri hatırlıyor ve kendi kendime şöyle düşünüyorum: “Bu doğru. Yeni bir sözcük yok. Bizim işimiz tamamen sıradan sözcüklere yeni anlamlar ve özel imalar katmak.” Bu düşünce bana güven veriyor. Geniş, bilinmeyen alanların hâlen önümüzde serili durduğunu, ekip biçebileceğimiz bakir toprakların bizi beklediğini anlatıyor.


* Haruki Murakami’nin bu yazısı Jay Rubin’in Sunday Book Review için yaptığı tercümeden çevrilmiştir.