Guillermo del Toro belki de en iyi kurduğu dünyalarla tanınıyor, filmleri fantastik yaratıklar ve mekânlara dair fikirlerle doldurduğu eskiz defterlerinden yeşeriyor. Guillermo del Toro’nun işleri kimi zaman Hellboy (2004, 2008), Pacific Rim (2013) ya da en son Netflix için yaptığı animasyon serisi Trollhunters (2016) gibi büyük, renkli ve eğlenceli. Diğer zamanlarda The Devil’s Backbone (2001), Pan’s Labyrinth (2006) ya da Crimson Peak (2015) gibi hayaletler ve kayıplar hakkında daha gürültüsüz patırtısız hikâyeler anlatıyor. Ancak nasıl bir film yaparsa yapsın, zanaatine duyduğu tutku ve karakterlerine duyduğu saf aşkla çalışıyor.

Donald Trump’ın göreve başlamasının hemen ardından gelen günlerden birinde, Guillermo del Toro bizimle uzunca bir sohbet yapacak kadar cömertti. Birçok şeyden bahsettik: Sanatın politikliği, Mad Max: Beyond Thunderdome (George Miller & George Ogilvie, 1985), “çerez film”e karşı “bol proteinli film”, güncel söylemin hızı ve insanın hayatının son üç dakikasının nasıl olabileceği.

Şu sıralar Trump hakkında konuşmamak zor. Seçimlerle ilgili hislerinize dair Twitter’da epey etkindiniz. 9 Kasım’dan bu yana siz ya da tanıdığınız diğer sanatçılar daha bariz politik işler yapmaya yönelik bir baskı hissediyor musunuz?

İlk söyleyeceğim şey şu olur, gençliğimden beri yaratıcı her eylemin bir noktada politik olduğuna inanıyorum. Asıl çılgınlık böyle olmadığını düşünmek. Çocuklar için bir çizgi film ya da bir aksiyon filmi, hepsi politik açıdan bir tarafta yer alıyor. Peri masalı gibi basit anlatıları incelediğinizde dahi bir yanda “Ormana yalnız gitme”, “Ebeveynlerinin sözünü dinle”, “İyi bir çocuk ol” gibi baskıcı, diğer yanda da sizi biraz çılgınlık ve özgürlükle buluşturan anarşik türlerin olduğunu görürsünüz.

Bence kim olduğumuzu en net kurmaca aracılığıyla gösterebiliyoruz. Çünkü kurmacada -özellikle de belirli türlere dahil kurmacada- maskeleyerek bizzat kendini anlatmaya yetkin var. Bence her çağın türlerine gidecek olursak, fantastiğe daha yakın türler büyük ölçüde sosyal hayatta olan biteni yansıtıyor. Hatta Soğuk Savaş döneminde paranoyak bir bilimkurgu ve korkunun varlığını ya da Vietnam sırasında korkunun Amerikan toplumunun ve ailesinin çözülmesini yansıttığını tartışmak iyice kabak tadı verdi.

Zombi türü gibi bir alt-kültürü düşünelim: George Romero’nun anarşik, yerleşmiş gelenek ve kurumlara karşı çıkan filmleriyle başladığını ve neredeyse kıyamet sonrasına ait taşralı beyazın hayal dünyasına dönüştüğünü gördük. Başlı başına o tür bile bugün yaşadıklarımızı seziyordu. Bir kırmızı eyalet[1] alt türüne dönüştü. Örneğin Devil’s Backbone’u yaptığım sırada “Tamam, savaş, çocukluk ve benzeri konularla ilgili bir şey söyledim” diye düşündüm ve sonra 11 Eylül oldu, ben de Pan’s Labyrinth’i yapma ihtiyacını hissettim. Yöneldiğim her tür dünyanın nasıl şekillendiğiyle ilgili hislerimden doğuyor. Ama bu %100 bilinçli yapılan bir seçim değil. İşlerindeki bütün sembolleri düzenlemekle ilgili elinden gelen çabayı ortaya koyabilirsin, ama o sembollerin ne tür olası saklı anlamları olabileceğiyle ilgili at gözlüklerin vardır.

Siz anarşik ve düzen yanlısı arasındaki karşılaştırmadan bahsederken Dionysostik ve Apollonik kavramlarını düşündüm. İnsanlığınızın Dionysostik kısmıyla bağlantı kuran işler yapmak istiyorsunuz gibi görünüyor.

Bence her işte yarı yarıya bir dağılım söz konusu (gülüyor). Buz dağının o kısmı batmış, bir kısmı da rasyonalize edilmiş. Bir Jackson Pollock resmi gibi duygusal ve dışavurumcu bir şeyde bile renklerin seçilmesi söz konusu, anlatabiliyor muyum?

Evet, hiçbir şey tamamen rastgele ya da tamamen id’den hareketle yapılamaz. Seçim söz konusu.

Bence sanat ve hikâye anlatıcılığında her zaman dürtü ve düzen arasındaki çekişme mevcut, çünkü hikâyeni yapılandırman lazım. Kurmaca olmasa bile bir noktada başlayacak, bir nokta ortası olacak ve bir noktada bitecek. Bir film 7/24 devam edemez. Başlangıcını ve finalini seçersin.

Belki de saf görsel sanat ve içinde bir anlatı barındıran film arasındaki fark da budur.

Filmin şarkıya benzer bir yanı var. Duyarlı ve duygusal bir yerde yaşıyor ve akla uygunlaştırılmayı, analizi ya da sınıflandırmayı reddediyor. Herhangi bir şarkıyı ele alsak, örneğin “Let It Be”, bir yanda müzik sözlerden ya da sözler müzikten ayrılabiliyor, hepsini beraber dinlediğinizde ise herkeste benzersiz bir hissi tetikliyor. Bazıları onu çok sever, bazıları ağlar, bazıları da sesini kapatır. Ancak sinemanın hepimizle derinlemesine konuşan lirik, neredeyse müzikal bir yanı var. Bu yüzden aynı filmi izleyebiliriz ve sen nefret ederken ben bayılabilirim. Film aynı. Farklı olan ruhlarımız.

Bir keresinde bir filmi, fırça darbelerini ve renk paletinin kuvvetini analiz etmeniz gereken Gauguin resmine benzetebileceğinizi söylemiştiniz. İzleyiciler filmlerin anlatısal boyutuna fazla takılıyor olabilir mi?

Bence bu büyük bir tartışma. İnsanlar bu durumu, bazen birinin bir “filmci gibi filmci” olduğunu söyleyerek tanımlıyor. Size hayatımı değiştiren bir anın -hatta birkaç tanesinin- George Miller filmleri sırasında gerçekleştiğini söyleyebilirim (gülüyor).

Filmci gibi filmci midir o? 

Bence George Miller filmci gibi filmci, ama aynı zamanda herkese hitap eden bir filmci.

Her seviyede çalışan bir adam o. Tam güçte çalışıyor. Bence Miller’ın tanrısal bir heybeti var, bana göre sinemanın tanrısı o. Gençliğimde Max Rockatansky’nin kameraya doğru yürüdüğünü ve kameranın hem ona yaklaştığını hem de yükseldiğini izlediğimi hatırlıyorum. Gözlüklerini çıkarırken dolly (kaydırma arabası) ve jib (vinç) kullanılarak açı azıcık yükseliyor ve bu kusursuz kameracılık, lens seçimi, açı seçimi ve hareket baleyi andırıyor. Mad Max 3’ün Thunderdome bölümü kusursuz bir bale.

O sahne! Sürekli Thunderdome’u düşünüyorum. (gülüyor)

Evet! Filmi satın almana neden olan sahne o basitçe. Bir de farklı bir lens içeren o seçim, ya da farklı bir kamera hareketi içeren o seçim… Çünkü sinemanın diliyle sınırlı bir menüye sahipsin.

Her on ya da on beş yılda bir yeni sözcükler keşfediliyor. Alfonso’yla [Cuaron] birlikte Children of Men’in (2006) henüz tamamlanmamış plan sekanslarından birini izlediğimi hatırlıyorum ve yeni bir sözcüğün keşfedildiğini anlamıştım (gülüyor).

“Cuaronesk” sözcüğünü kastediyorsunuz?

Evet! Daha önce kimse plan sekans çekmediğinden değil. Goodfellas (Martin Scorsese, 1990) var, De Palma’nın tekrar tekrar yaptığı bir şey, Russian Ark (Aleksandr Sokurov, 2002), Soy Cuba (Mikhail Kalatozov, 1964) ve daha pek çoğu var. Ama kameranın tamamıyla görünmez olduğu arabadaki o sahneyi ancak bir virtüöz keşfedebilir, izlerken de şöyle hissettim: “Yüce Tanrım, çocukluk arkadaşım yeni bir kelime keşfetti.” (gülüyor). İnanılmaz duygulandım. Bu da filmi anlatının ötesinde tartışmanın gerektiği bir örnek. Fırça darbesinde bir kuvvet var. Renk paleti seçimi söz konusu. Bir müzikalitesi var. Yorumunda vurmalı çalgıları andıran bir filmi tartışabilirsin diye düşünüyorum, bu da kurgunun ritmiyle alakalı.

Bence Mad Max: Fury Road (George Miller, 2015) vurmalıları andıran bir film.

Aynen öyle, melodik bir film bulduğunda öyle olur. Örneğin Spielberg, filmlerine hep olağanüstü üç dakikalık plan sekanslar dağıtır. Bu yüzden onun son birkaç on yılda çektiği filmler arasından en sevdiğim Catch Me If You Can’di (2002).

O film bir harika. İnsanlar onun hakkında pek konuşmuyor.

O film benim için bir müzikal. Herhangi bir filmin koreografisinin, o filmin koreografisinden daha iyi olması mümkün değil. Her çekim içsel kurgu, yani kamera ve aktörün balesinden gelen kurguyu kastediyorum, üzerine bir ustalık dersi. Çoğu zaman tartışmaların içerik ve dramaturjiyle başlayıp bittiğini görüyoruz: Neyle ilgili, karakterler ne yapıyor, hikâye politik olarak ne anlatıyor ve sonrasını biliyorsunuz…

İnsanlar filmin zanaatsal boyutu hakkında konuşurken de yalnızca oyunculardan bahsediyor.

Oyunculardan konuşuyorlar ya da görüntü yönetiminden konuşuyorlar, ama gerçekte bir filmi planlarken her şeyi planlıyorsunuzdur ve bunun yalnızca üçte biri tartışılıyor.

Şöyle bir şey fark ettim, insanlar görüntü yönetiminden bahsederken bir şeyin “iyi çekildiğini” söylüyor. Ancak çoğu zaman güzel olarak algıladıkları şey, tasarım.

Benim belki de filmleri biraz daha farklı bir izleme biçimim var, çünkü ilk seferde içine çekilmeye çalışıyorum. İlk izlediğimde analiz etmiyorum. Eğer ilk seferde kendimi analiz ederken bulursam iyi bir film izlemiyorum demektir.

iPad’imi ve bilgisayarımı taşıyorum. İçinde 2.500’e yakın film var, arada kitaptan bir bölüm okurmuş gibi onlara dönüyorum. Açıyorum ve bir kısmını seyrediyorum. Tamamen resmi bir bakış açısıyla izliyorum ve düşünüyorum: Parçalarına ayırıp inceleyebilir miyim? Hangi lensi kullandıklarını ya da hangi açının genel plan olduğunu ve hangisinin teminat için çekildiğini inceleyebiliyor muyum? Gençliğimden bu yana yaptığım bir şey bu, çünkü bazı insanlar bir sahneyi bloke etme konusunda ustalar. John Schlesinger muhteşemdir, koreografiyle ilgili hep ufak fiyakalı numaraları vardır. Polanski koreografilerinde olağanüstü kesinliğe sahip bir minimalizm mevcuttur. Filmin dilinden bahsettiğimiz için bu açıdan tartışmak istediğim birçok insan var.

Bence bir mecra olarak film, kimi zaman insanların algı radarlarının altından uçuyor. Bence görsel anlamda filmin dört ayağı görüntü yönetimi, set tasarımı, kostüm tasarımı ve kamera hareketleri. En iyi koşullar sağlandığı takdirde bunların hepsi yönetmen tarafından organize ediliyor. Basitçe hepsinin tek bir departman olmaları lazım. “Görüntü yönetmenliği ne iyiymiş” dediğiniz zamanların onda dokuzunda aslında set ve kostüm tasarımını övüyorsunuz. Ama bunu bilinçli olarak yapmıyorsunuz. Bir filmin iyi olması için bu dört ayak tarafından taşınması lazım. Uyum ya da kontrast içinde olabilirler, ama hepsinin organize olması lazım.

İnsanların tasarım ve kostümü istediğiniz kadar fark etmemeleri sinirinizi bozuyor mu?

Hayır, sinirimi bozmuyor. Bence önemli olan, hepsinin tek bir parça olarak tartışılması. Biri olmadan diğerinin başarılı olduğu çok nadirdir. Bir filmin iyi bir araya gelmediğini gördüyseniz bu, farklı departmanlar arasında büyük bir iletişimsizliğin varlığına işaret ediyordur.

Ve onlara bir bütünün parçaları gibi değil, farklı departmanlarmış gibi davranmaya.

Görüntü yönetiminin kostümle, tasarımın da prodüksiyon tasarımıyla konuşması çok önemli. Benim zanaati görme biçimime göre oldukça önemli, yönetmen lensi ve kamera hareketlerini seçer, sonra gider ve görüntü yönetmeniyle görüşür, evet, ama aynı zamanda prodüksiyon tasarımcısıyla da görüşür.

Pratik bir bakış açısından, prodüksiyon tasarımcısı hangi duvarların hareket ettiğini seti tasarlama biçimine dahil etmek zorunda ki kamerayı oraya yerleştirebilin. Bir sette “kahraman açısı” için hangi lensi kullanacağınızı bilmek zorundasınız, çünkü diyelim ki geniş açı çekeceksiniz. Mesafe önemli, lensle kompozisyonun çerçevesine dahil olmaya başlayacak olanların arasında küçük bir “kör nokta” var. Filme alınmayacak o kör nokta için sette belli bir mesafenin kurulmasına ihtiyaç duyarsınız. Belki bir-iki duvarı hareket ettirmeye ve ışıklandırmak için pencerelere, uçabilecek tavan parçalarına ihtiyacınız var. Sürekli bir diyalog bu.

Duyacağınız en büyük efsanelerden biri, diyeceklerdir ki “Birçok gece sahneniz varsa siyah kostümler seçmemelisiniz.” Doğru değil. İpeksi bir siyah, Teflon siyah, parlak siyah ve desenli siyah seçebilirsiniz, hepsi de tek kostümde olabilir ve arka plandan ayrılmaları için farklı yansıtma derecelerine sahiptir.

Bana sorarsanız hiçbir görsel karar alelâde alınmamalıdır.

Bu kararların kaçı sizden çıkıyor? Departman şeflerinize yetki aktarır mısınız yoksa hepsi sizin tasarımınızı mı canlandırır? 

Bence bu bir ortaklık – oldukça yoğun, kimi zaman külfete dönüşen bir ortaklık. Benim bir filmimde çalışmak hiçbir prodüksiyon tasarımcısı için kolay olmuyor, ancak zamanlarına değiyor. Bu deneyimden ya birbirimizin aşırı derecede sinirini bozmuş, ya da birbirimizi aşırı derece beslemiş olarak ayrılıyoruz.

Besleyici bir ilişki nasıl olur?

Filmografime bakacak olursanız, pek aynı kişilerle tekrar etmem. Tom Sanders örneğin. Crimson Peak’te tasarıma Tom gelmeden önce ufak bir ekiple başladık. Tom geldiğinde o an tasarladığımızı aldı ve kendine uygun şekilde değiştirdi. Yani bölgesel bir problem olmadı, gelip “Sıfırdan başlayacağım” gibi bir şey demedi. İşte bu çok besleyici, çünkü “Tam olarak sizin tasarladığınızı takip edeceğim” de demedi.

Bence diktatörce bir tarz en iyi sonuçları doğurmuyor, en iyi sonuçları doğuran talepkar bir tarz. Diktatörce tarz insanların sinirine dokunuyor. Bir sanatçının korktuğu an, o sanatçının işlemeyi bıraktığı andır. Sağlıklı olan tek şey başarısızlıktan korkmak -içgüdülerinden değil. Bu yetişkinler arasındaki bir ilişki olmalı. Dikey bir ilişki değil. Hayatın hiçbir alanında dikey ilişkilerin daha iyi olduğunu düşünmüyorum.

İşlerinizin tanıtımını yaparken sizi “vizyoner yönetmen” addediyorlar, “Vizyoner yönetmen Guillermo del Toro’nun zihninden” gibi şeyler söylüyorlar. Bence haklılar, vizyon sahibisiniz. Bununla ilgili ne düşündüğünüzü merak ediyorum, kendinizi tanımlamak için bu sözcüğü kullanır mıydınız ya da vizyoner olmak ne anlama geliyor?

Bu çok korkutucu bir terim.

Eminim öyledir.

%90’ında filmi nasıl tanıtmaları gerektiğini bilmedikleri anlamına geliyor. Söyleyebilecekleri tek şey, eğer bu arkadaşın yediği diğer bokları sevdiyseniz bu boku da seveceksiniz, sizin için uygun. Şu sözü andırıyor, ki onu da yanlış hatırladığıma eminim: “Bu tür şeyleri seven insanlar için bu, sevecekler türden bir şey.”

Bence bundan fazlası var, çünkü şimdi kendinizi tekrar etmediğinizden bahsediyordunuz, ama yaptığınız işlere imzanızı da atıyorsunuz. Çoğunlukla gerçekten istediğiniz, o noktaya gelmeden önce kafanızda canlandırdığınız işler üzerine çalışıyor gibi görünüyorsunuz. Doğru mu bu?

Eh, eğer yarattığınız dünyayı biliyorsanız ve hikâye anlatıcılığının kamu yararını arıyorsanız, o zaman bütün departmanlar uyum içinde çalışmaya başlayacak ve dengelenecek demektir. Birtakım kurallarla gelirsiniz. Dersiniz ki bakın bu dünya şöyle şöyle olacak ve macera, yolculuk esnasında bu kurallar değişebilir. Kurallar iyi insanlar ortaya çıkarmaz ama iyi insanlar iyi kurallar yapabilir. Onları biz yaparız ve onlar bizim hizmetimizde, biz onların değil.

Her zaman hikâye anlatıcılığına hizmet eden bir renk paleti, şekil ve doku paletiyle başlarım -hiçbir zaman “Bu film nasıl iyi görünür?” demem. Filmin nasıl görüneceğini anlattığı hikâyeden türetirim. Derim ki filmin böyle görünmesini istiyorum, çünkü şöyle. Bana bunu anlatıyor. Bana [Pan’s Labyrinth’teki] kaptanın faşist dünyasının soğuk bir dünya olduğunu söylüyor. Fantezi de böyle bir rahmin altını ve kırmızısı. Hayatın ta kendisi. Öyleyse dağlardaki asileri de sıcaklaştırmalıyız, çünkü onlar diktatöre karşı yaşamı savunan karakterler.

İşte çerezlikle bol proteinli arasındaki farkın da hep bu olduğunu söylerim. Çerezlik moda gibi geçip gider, bir şampuan ya da parfüm reklamı gibi. Hikâyeyi anlatmak ise bol proteinlidir çünkü hakiki olan o. Wes Anderson kadar şekilci birini düşünün, her şekil, kostüm ve renk seçimi hikâye anlatıcılığı için bir tercih. Aynısı Paul Thomas Anderson için de söylenebilir.

İnsanlar aleladeliği tesadüfen keşfedilenle karıştırıyor. Efsaneye göre Chaplin, Serseri’nin görünüşüne proplar ve kostümlerin olduğu alanı didik didik ararken birkaç dakikada karar vermiş. Küçük Serseri’yi mükemmelleştirmek için yıllarını vermedi. Ama bu onun alelade olduğu anlamına gelmiyor. Tesadüfen keşfedilmiş. Her şey oradaymış, ama onların seçimi yönetmen ve hikâye anlatıcısının sanatı.

Evet, ortaya sonuç olarak anlamlı bir şey çıkıyorsa nasıl gerçekleştiği fark etmez.

Bir seçim yapılıyorsa, o artık anlamlı bir seçimdir. Sanattaki tartışma da şöyle, Duchamp o pisuvara imzasını attığı andan itibaren onu bir sanat eseri olarak değerlendirdi çünkü onun bakışı sanat eserine dönüştürdü. Dedi ki, eğer buna doğru açıdan bakarsam bu sanattır. Andy Warhol’un biraz daha farklı, poplaştırılmış bir biçimde Campbell’s çorbasını sanata dönüştürmesi ya da Lichtenstein’ın çizgi roman panelleri de öyle. Çünkü bence ona sanat olarak baktığınız ve sanat gibi davrandığınız anda o sanattır.

Birinin bir şeye büyük bir aşk ve tutkuyla bakmasında bir gönüllülük, inanç ve fazlasıyla büyülü bir simya var. Bunun nasıl bir madde olduğu da önemli değil. Bir çizgi roman sayfası salakça bir hikâye olabilir ve onu değiştirmezsin, ama ona bakma biçimin onu dönüştürebilir. Ki bu da postmodernizmden epey farklı bir alıştırmadır. Postmodernizm ya da kiç/ucuz sanat, size göz kırparak “Salakça olduğunu biliyorum, ama burada ironi yapıyorum. Ben bu işten daha yüksek bir mevkideyim” demeye benziyor. Benim içinse sanatın dönüştürücü gücü, yaptığınız işten daha yüksek bir mevkide olmamanızdan kaynaklanıyor.

Hellboy filmleri ya da Pacific Rim gibi işlerinizde de bunları görebiliyoruz. Kirâlık yönetmen gibi çekmiyorsunuz, bu hikâyeleri gerçekten seviyorsunuz.

Yaptığım her filmde doğru olduğunu düşündüğüm şey uğruna savaşmak için maaşımı ya da en azından bir kısmını ertelememin bir şeyler anlattığına inanıyorum. Pacific Rim’de de, Crimson Peak’te de, The Shape of Water’da (2017) da böyle oldu. Belli bir tür filmler çekerken yaptığım bir şey değil. Söylediklerimi lafta bırakmıyorum çünkü bence bu önemli. Bir başka yönetmen Pacific Rim’i alıp onu güzelce postmodern bir karmaşıklığın içine sokabilirdi. Ama ben şöyle düşündüm: Çocukken televizyonda Tokusatsu[2] serilerinde devasa şeyler birbirini yumruklarken ne hissettiysem insanlarda onu uyandırmak istiyorum.

Bununla birlikte aksiyon filmlerinde çeşitlilik bu denli tartışma konusu olmadan önce Pacific Rim tek bir ırk ve tek bir ülkenin dünyayı kurtarmasıyla ilgili olmamak üzere tasarlanmıştı.

O filmde aynı amaç uğruna çalışan birçok insan var.

Ucubeler ve inekler dünyayı kurtarmak için birlikte çalışıyor. Bence bu önemli çünkü hepimiz eşit derecede önemliyiz. Günün sonunda buna dahil olmadığını düşünebilirsin ama öylesin. Devil’s Backbone’daki fikir de buydu -filmde pek fazla savaş sahnesi görmüyoruz. İç Savaş’ın büyük muharebelerinden biri yer almıyor. Ancak İç Savaş o yetimhaneyi de etkiliyor, savaş alanlarından kilometrelerce uzakta olsa da.

Bize bir baksana. Bence toplumun nasıl davranması gerektiğine dair hümanist sol dürtü ile sağcı, sermaye ve asker yanlısı endüstri kompleksi arasında olağanüstü, görünmez bir uçurum var. Şu zamanın da ne olduğumuz ve ne olacağımızla ilgili mühim bir an olduğunun farkındayız. Panik yaratmak gibi olmasın ama Sanayi Devrimi’nden bu yana modern zamanların en büyük kumarını oynuyoruz. Bugüne dek kaybedecek bu kadar çok şeyimiz yoktu.

Ayrıca dediğiniz gibi buna hepimiz dahiliz. Kaçma şansımız yok. 

Yok, çünkü sen kapıları çalmasan da biri gelip senin kapını çalacak. Sen dünyayı şekillendirmezsen dünya kendini şekillendirecek ve er ya da geç gelip kapını çalacak. Kapındaki o tık’ı duymak da harekete geçmekten çok daha korkutucu.

Harekete geçmek derken şunu kastediyorum, Yunanlar iyi devletlere değil, iyi vatandaşlara ihtiyacımız olduğuna inanırdı. Gerçekten harika bir ülkenin temelinde bu yatıyor. Ortalama bir devletiniz olabilir, ama ortalama vatandaşlıkla yapamazsınız. Bence yaptıklarımızın bir kısmının sosyopolitik boyutları var, ama aynı zamanda iyi vatandaşlar, iyi insanlar olmamız gerekiyor. Eğer bir banka müdürüyseniz iyilik için çalışan bir banka müdürü olmalısınız. Bir çamaşırhane işletiyorsanız bunu herkesin iyiliği için yapmalısınız. Film çekiyorsanız da en iyi yanlarınızla konuşan filmler çekmelisiniz. Bu bizi biraz daha insan kılar.

Yeni Netflix diziniz Trollhunters’la dünyaya bir mutluluk ışığı saçmak istediğinizden bahsettiniz. 

Trollhunters’’la bugüne dek dahil olduğum herhangi bir projeyle duyabileceğim kadar çok gurur duyuyorum. Gerçekten de çok uğraştık -şu an havalı olan ve rağbet gören birçok şeye karşı gelmek istiyorduk. Postmodern ironik olmadık -bunun tam tersiydik.

Trollhunters’ın kahramanı ne kadar da şirin biri! 

Uğruna savaşmam gereken ilk şeylerden biriydi o. Yıllar önce projeye başlarken aldığım notlardan biri “Jim’i daha karmaşık bir kahraman yapmalıyız”dı. Dedim ki “Hayır, onun başına bütün bunlar gelen gerçekten çok iyi biri olmasını istiyorum.” Nitekim bölümler ilerledikçe seçimleri de gittikçe zorlaşıyor.

Yetişkinliğimde sevdiğim birçok animasyon serisi fazlasıyla postmodern ve alaycı bir mizaha sahip. Ancak en bayıldığım, hayran olduğum işlerde -örneğin Gravity Falls (Alex Hirsch, 2012-2016) bence muhteşem- yeterli miktarda duygu, samimiyet mevcut. Aşkla işlenmiş bir seri olduğunu hissediyorsunuz. Ki bana göre yaşadığımız zamanların punk’ı duygu. Duygusal olmaktan çok korkuyoruz. Bu yüzden birçok genç izleyici duygularını yalnızca Mormon vampirlerin hikâyeleri ya da o tür şeylerle ifade edebiliyor. Çünkü onlara doğrudan erişmeye çalışırsan vıcık vıcık addediliyorsun.

Siz konuşurken kaptığım bir diğer şey dramanın, o gerilimin, o çatışmanın her yerden gelebileceği -iyi insanlar da çatışmayla karşı karşıya kalabilir.

Elbette! Bak, biz yalnızca istatistiki olarak iyi insanız. Bence hepimiz, herkes tam bir göt! Günde birçok kere.

Onlar iyice küçükken çocuklarımla konuştuğumda şöyle söylerdim: “Diyelim ki bir katilsin ve beş kişiyi öldürüp hapse girmişsin, hapishanede de bir yangın çıkmış ve üç gardiyanı kurtarmışsın. Bu durumda sen nesin: Katil mi, kahraman mı?” Bence her ikisinden de biraz.

Güzel bir masalmış. Çocuklara anlatmak için çok iyi! (gülüyor)

E, doğrusu bu. Ya da mahallende son derece sorumluluk sahibi bir muhasebecisin ve hayatın boyunca dürüst bir vatandaş oldun, ama eşini öldürüyorsun, bu durumda nesin? İşte hepsi istatistiksel. Anthony Perkins’in Psycho’da (Alfred Hitchcock, 1960) dediği gibi: “Hepimizin ara sıra delirdiği oluyor.” Bence anlamamız gereken şey dürtüleriyle hareket eden yaratıklar olduğumuz, eğer istatistiki olarak daha iyi dürtülerimize kulak veriyorsak bence istatistiki olarak iyi insanlarız. Ancak bence şu an olan şey şu, eğer kendini mükemmel olarak sunmazsan söylemin kısıtlayıcı olabileceği bir dünyada hapsolduk. Bence mükemmellik fazlasıyla bunaltıcı ve yıkıcı bir ilke. Filmlerim ve yaptığım işler, kusurluluğun benimsenmesi için yalvarıyor.

Canavarlardan bahsetme biçiminiz gibi.  

Evet, çünkü özgürleştirici bir şey. Bu da başlı başına politik. Bence politik olan, insanların konuşmanızı beklediği gibi konuşmak değil. Başkalarına ve kendinize karşı yıkıcı olmamanız gerek. Çünkü başkalarında nefret ettiğiniz şey, illaki kendinizde nefret ettiğiniz şeydir. Bu kaçınılmaz. Kendinden başlamayan nefret diye bir şey yoktur. Böyle bir şey yok, o kadar basit.

O yüzden kendinizin mükemmel olmamasına izin verirseniz, “Tamam, mükemmel değilim, şunu şunu yapıyorum. Önyargılarım var, karanlık yanlarım var, ama bununla barışığım.” Bunu söylerseniz başkalarının karanlığıyla barışık olma ihtimaliniz de daha yüksek.

Kullandığınız bu tabiri sevdim, “karanlıkla barışık olmak”. 

Bence bu türün güzelliği burada. Türü diğer insanların yaptığı gibi korkutmak, ürkütmek ve ötekini şeytanlaştırmak için kullanmıyorum. İnsanların tavrını şeytanlaştırdığımı, ama ötekiliği benimsediğimi düşünüyorum. Hayatımızdaki gerçek canavarların insanlar olması fikrini gerçekten çok seviyorum.

Pan’s Labyrinth’te filmdeki canavar belli ki kaptan. Ama o filmde her türden muğlak yaratık var. Bazıları da iyi.

Tao ölümün özünün katılık, hayatının özünün ise esneklik olduğunu söyler. Esneyenin kırılmayacağından, esnemeyenin ise kırılacağından bahseder.

Hayatımda gördüğüm en korkunç insanların kesin konuşanlar olduğunu fark ediyorum (gülüyor). Kesin olmakta başlı başına bir sakınca yok tabii, -ben de işimde çoğu zaman böyleyim- ama sürekli de böyle olunmaz değil mi? Sürekli konuşuyor ve hiç dinlemiyorsan canavarın tekisin, o kadar. “Bu iş böyledir” diyen birini görmek gerçekten korkutucu. Çünkü hayatın özünün güzelliği çeşitlilikten geliyor, hepimiz farklıyız. İyiliğin bir sürü çeşidi var. Kötülüğün de öyle. Musibetin de, iyi kalpliğinin de. Bunu anlamak için de bir çaba göstermiyorsan bence bu gerçekten çok korkunç. Şu an gergin zamanlardayız çünkü insaniliği yavan bir şeymiş gibi sürdürüyoruz, insani başarısızlıkları da musibetle özdeşleştiriyoruz.

Günümüzde filmciler işlerini her şeyin ince elenip sık dokunduğu hassas bir iklimde ortaya koyuyor -bir filmin mesajı kusursuzca anlaşılır ve sosyal anlamda kendinin farkında olmalı, doğru olanı doğru biçimde söylemeli. Filmlere ve filmcilere keşke biraz daha cömertçe ve iyi niyetle yaklaşsak.

Bence korkunç olan, sanatsal işlere ya da hikâye anlatıcılığına hevesli genç nesillerin doğru olma kaygısıyla sürekli kendilerini analiz etmesi ve düzeltmeye çalışması. “Böyle mi anlaşılacak?” gibi felç edici bir korku var. Bu da daha insani ya da özgürlükçü işler ortaya çıkarmıyor. Samimiyetle ikiyüzlülük arasındaki fark bu.

Bence samimiyet düşünerek olacak bir şey değil, basitçe samimisindir, olduğun gibisindir. İkiyüzlülük ise en tehlikeli şeydir, çünkü kendini bir şey olarak gösterirken sanatında bir diğer şeysindir. Oysa bence sanat doğrudan ruhtan gelmeli. Kendini başkalarına iyi gelecek şekilde sunmak ikiyüzlülük.

Bu beni can evimden vurdu. Twitter’da bir konu hakkında doğru şeyleri söylemek için sürekli büyük acılar çekiyoruz ve muhtemelen ben de gerçekten doğru şekilde yaşamak ya da bunlara gerçekten inanmak yerine doğru inanışa sahip olduğum anlaşılsın diye çaba sarfediyorum.

İçinde yaşadığımız zaman böyle. Eğer ironi basılı olarak tehlikeli idiyse, 140 karakterle daha da tehlikeli. Nasıl bir cevap verirsen ver, o kadar az sayıda karakter kullanırken yanlış anlaşılmak olası.

Bence hepimiz küresel bir plazada -ki böyle bir yer yok- bir araya gelsek ve desek ki “Kabul edelim ki hiçbirimiz mükemmel değiliz. Birbirimizi rahat bırakalım, azıcık rahat bırakalım yahu, çünkü hepimizin insan olduğunu kabul edelim.” Bence çok rahatlayarak derin bir nefes alırız.

Şu an önemli iletişim araçları bir cep telefonu, iPad ve bir yaba. Bence bunlardan biri olmadan da yapabiliriz. Birbirimize insan olma hakkı tanırsak ve mükemmel olmayabileceğimizi, agresif ve bölgesini korumak isteyen memeli davranışlarının içimize -DNA’mıza, sinapslarımızın oluşumuna- işlediğini kabul edersek… Bununla ilgili yapabilecek bir şey yok çünkü. Bölgeni korumak isteyeceksin, yem arayacaksın, kavga etmeye ve üremeye çalışacaksın. Bu içgüdüler orada. Bunların üzerine insanlığını, düşüncelerini ve entelektüeliteni yerleştirebilirsin. Ama bu Yin ve Yang’den oluşmaya devam edeceksin. O yüzden kendimizi yalnızca Bay Yin ya da Bay Yang olarak tanıtamayız (gülüyor).

Bu eğilimleri, mükemmel olmama halini kabul ettikten sonra da ilerleyebilirsin, ne olduğundan ziyade ne olmak istediğinle ilgili konuşmaya başlayabilirsin.

İşte bu yüzden de “mücrim zevk”[3] (kirli haz) diye bir şey yoktur. Eğer bir şeyden hoşlanıyorsan ve bunun kimseye bir zararı yoksa Ridley Scott’ın The Counselor’ını (2013) tekrar tekrar izlemek senin için bir zevktir. Bunda suçluluk duyacak bir şey yok. Seviyorsun işte. Bence o film mükemmel, bunu kanıtlamak zorunda değilim.

Doğru, böyle konuşmak zorunda değiliz. Basitçe sevebiliriz.

Ki bunun savunmasını da yapabilirim çünkü öyle rezervasyonsuz gelen iki adam tarafından yapılmış bir şey değil. Sözler günümüzün en iyi kelime ustalarından Cormac McCarthy imzası taşıyor, görüntüler ise zamanımızın en harikulade zanaatkarlardan Ridley Scott tarafından kurulmuş. O yüzden filmin olmak istediği şey olduğunu savunabilirim. Sevmeyebilirsiniz, ama olmak istediği şey tam da o, bu kazara ya da yanlış hesaplama sonucu olan bir şey değil.

Bir şeyin yanlış hesaplama sonucu olduğunu, hedefi vuramadığını ya da bir kaza olduğunu söylemek için biraz aceleci davranıyoruz sanırım. Bu insanlar uzman! En azından çoğunlukla. 

Bunun sebebi kültürel tartışma hızımızın kültürel tartışmanın kendisinden daha hızlı olması. Medya olguların tüketimini öyle bir hıza çıkardı ki artık hiçbir şey algılayamıyoruz. Bu röportajı yapma sebebimiz, sizin gibi internet sitelerini sevmemin sebebi de bu, çünkü bir durup konuşabiliyorsunuz.

İşin aslı, cihazların veriyi işleyebileceği bir hızın içinde sıkıştık. Bu bizim de bunu yapabileceğimiz anlamına gelmiyor. Duygu olmadan bilgi işe yaramaz. İnsan olmak için çok tehlikeli bir dönemdeyiz.

Ben kesinlikle bilgiye algılayabileceğimden, hakkında iyi bir fikir oluşturabileceğimden, hatta tam olarak ne hissedeceğimi bilebileceğimden daha yüksek bir hızda maruz kaldığımı düşünüyorum.

Sanayi Devrimi’nin sosyoloji bilimini doğurması kazara olmadı. Belirli bir hızda gidiyorduk ve Sanayi Devrimi gelince kendimizi sosyal bir grup olarak tartışmanın yeni bir yolunu bulma ihtiyacı duyduk. Şimdi ise veri, malumat ve bilgi gazını köklüyoruz.

Ve bu verinin sosyolojik analizini yapıyoruz.

Ama yapamayız işte! Çok nadiren belki. Çünkü söylemden uzaklaştığımız anda -seçimler sırasında örneğin- bir yerde korkunç bir katliam yaşanıyor ya da iyi bir oyuncu ölüyor. Biz de kendimizi bir konudan diğerine atlarken, gerekli ve uygun duygusal tepkiyi toplamaya çalışırken buluyoruz. Ve gerçek şu ki, bunu başaramıyoruz.

Bünyemiz dünyanın her yerindeki felaketleri bilmeye uygun değil. Evrimsel olarak yalnızca küçük topluluklarımızın felaketlerini bilmeye yetecek kapasiteye sahip olduğumuza inanıyorum.

Tam olarak sayısını bilmiyorum ama bu yıl kaybettiğimiz pek çok ismin çok değerli olduğunu söyleyebilirim. Bir tanesinden, Bowie’den bahsedeyim çünkü bana gerçekten, gerçekten çok koydu. Bu olayı 1985’te filan gazeteden okusam birkaç yıl yasını tutardım diye düşünüyorum. Ondan üç ay sonra, iki ay sonra ya da bir hafta sonra başka insanlar ölse dahi.

Bununla birlikte yaşama imkanınız olurdu.

Evet! Yedisinin çıkmasını bekleyebilirdim.[4] Filmlerle ilgili de benzer bir durum söz konusu. Kültürü bu hızla tükettiğimiz için kültürel söylemimize ziyadesiyle korkunç iki sözcük girdi. Üstelik bunları kullanıyoruz, ben kendimi kullanırken yakalıyorum -ama bu korkunç oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Biri boru hattı[5], diğeri ise içerik. Tüketimin hızı bu çünkü, geçip gidiyor. Petrol gibi, su gibi, lağım gibi akıyor. Boru hattı ve içeriği.

Bu çok iğrenç.

Fazlasıyla iğrenç, ve şirketler (stüdyolar, televizyonlar, medya gibi) her şeyi bu terimleri kullanarak tartışıyor.

Ancak her şey o kadar hızlı geçip gidiyor ki o an izlediğimiz şeyle ilgili çoğu zaman yanlış kanaate varıyoruz. Çoğunlukla her geçen yıl en sevdiğim filmler, pek fazla insanın hakkında konuşmadığı filmler oluyor.

İçinde yaşadığımız çağın laneti de bu, her şeye daha fazla erişimimiz var. İnternet üzerinden film ve dizi izleyebilmemiz, internet yayıncılığının olması harika bir şey! Ama bu aynı zamanda kafamızda her şeye hak ettiği değeri verecek yer kalmaması anlamına geliyor.

Böylelikle de kullanışlı bir sonuca varıyoruz: Hızın kontrolü kendi elimizde. Medyanın değil.

Böyle medya imkanlarına sahip olmak mucizeyle eşdeğer. iPad’imin içindeki binlerce filmle seyahat edebilmem inanılmaz. Dünyanın öbür ucundaki ülkelerde neler olup bittiğini saniyesinde öğrenebilmem de öyle. Ama nasıl bir hızla hareket edeceğimize karar vermeliyiz, etik görevlerimizden biri kendimize bu soruyu sormak. Neye odaklanıyorum? Öbür türlü hayatı bulanık yaşıyoruz. Mesaj atarken aynı zamanda araba kullanıyoruz. Yani medya başlı başına bir musibet değil. Medyanın hızı da öyle değil. Zehirli olan şey, kendi hızımızı kendimiz ayarlamamamız. Mesaj atmadan yemek yemiyoruz, yaşadığımız ana tam olarak odaklanmaktan aciziz. Sinemanın etrafındaki söylem için de geçerli bu.

Bu yıl Hell or High Water’dan (David Mackenzie, 2016) tut Manchester by the Sea (Kenneth Lonergan, 2016) ya da Train to Busan’a (Sang-ho Yeon, 2016) kadar birçok film beni çok etkiledi. Kendi hızımı kendim ayarlayıp bunun tadını çıkaracağım, bir sonrakine geçmeyeceğim gibi şeyler demeyi başarabiliyorum. İki kere izleyebilirim. Train to Busan’ı iki kere izledim, biri yalnız biri de ailemle.

Ama birkaç şeye odaklanmayı seçerseniz, pek çok şeyi de kaçıracağınızdan endişeleniyorsunuz.

Evet öyle, ama ne biliyor musun? Hayatın özü bu. Mesele de tam olarak bu işte: Kendi hızımızı kendimiz ayarlamalıyız ki kendimize bir şeyleri “kaçırma” şansı verelim. Çünkü kaçırmazsak, elimizdekine odaklanamayız. O yüzden bir yere odaklanıp başka bir şeyleri kaçırmayı diğerine tercih ederim. Mesela seninle konuşuyorum, ne zamandır konuşuyoruz…

Epey oldu (gülüyor). Çok teşekkür ederim!

Epey oldu evet. Bir yandan yemek yiyebilirdim ya da bir kahve içebilirdim. Ama hayatın özü seçimlerde ve bu yaptığım filmlerin temalarında da benim için hep belirleyici oldu.

Yani herhangi bir şey yaparken, başka her şeyi kaçırıyorsunuz.

E, seni sen yapan şey bu. Aktif bir Katolik’ken benimle en çok uyuşan fikir, özgür iradeye sahip olarak yaratıldığımızdı. Ruhun temelini oluşturan, bizi insan yapanın seçme hakkı olması. Bizi diğer her şeyin üzerine koyan şey bu. Olmayı, öldürmeyi biz seçiyoruz. Kurtarmayı da. Öbür tarafa bakmamayı seçiyoruz. Günbatımına bakmayı ya da yanımızdaki insanın gözünün içine bakmayı seçiyoruz.

Hayatımızı bir deneyime çeviren de bu. Senfonimizin notaları bunlar. Seçimlerden biri kaçırmamak, bir tanesi benimsemek, bir tanesi ise olmak istediğini yüceltmek. Ya da geride bırakmak istediğini.

Hepimiz, hayatımızın son üç dakikası için yaşıyoruz. Bütün hayatımızı o son, acı dolu, sonu ölümle bitecek üç dakika için yaşıyoruz. Kısa süre içinde de -bildiğimiz herhangi bir hızın ötesinde bir şeyden bahsediyorum- yaptıklarını ve yapmadıklarını fark ediyorsun. Hayatının rengi yavaş yavaş solarken kim olduğunu ve ne yaptığını düşünüyorsun. Doğduğun gün ile öldüğün günden oluşan iki parantezin arasından ibaretsin aslında. O son üç dakikada da kendin ve çevrendekiler için en iyisini seçmediğini ya da yapmadığını bilirsen, o saniyeler cehennemden farksız olur. Ama doğru seçimleri yaptıysan, son birkaç saniye rahatlatıcıdır.

Hayatını yaşarken ve sanatını icra ederken de bu ciddiyetle hareket etmen gerekiyor diye düşünüyorum, başkalarına ne kadar salakça gelirse gelsin. Bana göre canavarlar ve fantastik ögeler şakaya gelecek şeyler değil. O yüzden kimi zaman daha hafif ya da keyifli bir ton benimseyebilirim ve insanlar sever ya da sevmez. Ama hiçbir zaman gevşek davranmam, çünkü benim iki ailem var. Biri içine doğduğum ve doğurduğum aile, biri ise canavarlardan oluşan bir aile.

Az önce hayat ve ölümle ilgili düşünceler üzerine söyledikleriniz bana Pier Paolo Pasolini’nin bir sözünü hatırlattı. Bugüne dek okuduğum en önemli şeylerden biri. Filmde görüntünün kurguda keserek oluşturduğunuzda anlam kazandığından ve bunun, hayatın anlamının ölüm sırasında ortaya çıkmasına benzediğini söylüyor. Size biraz okumak istiyorum:

Bu yüzden de ölmek son derece gereklidir, çünkü hayat sırasında anlamdan yoksunuzdur ve hayatlarımızın dili çevrilemez, devam etmeyen anlamlar arasında bir olasılıklar karmaşası ve ilişki arayışı gibidir. Ölüm, hayatımızın şimşek hızında bir kurgusunu yapar, gerçekten önemli anları seçer ve onları bir sekansa çevirerek sonsuz, istikrarsız, belirsiz ve dolayısıyla dilbilimsel açıdan tanımlanamaz şimdimizi net, sabit, kesin ve dolayısıyla dilbilimsel açıdan tanımlanabilir geçmişe dönüştürür. Hayatlarımızın anlamlı olması, ölüm sayesindedir. Kurgu da böylelikle ölümün hayat için yaptığını (uzun ve kısa parçalardan, öznellik sayısı kadar fazla çekimden oluşan) film için yapar.

Bu kesinlikle doğru. Hayattayken resim yapıyoruz. Öldüğümüzde ise sergimizin küratörlüğünü ölüm üstleniyor. Ölene kadar sergilenmiyoruz. Aradaki zamanda sadece resim yapıyoruz, orada yalnızca coşkun bir enerji mevcut.

Her sanatsal eylem aslında bir tüketim eylemi, tıpkı meyvenin tadını onu parçalamadan çıkaramaman gibi. Bir elma hakkında uzun uzun düşünüp “Ey elma, sen ne de güzelsin” demezsin yani değil mi? Elmayı yersin, elmayı parçalarsın, oracıkta tüketirsin ve elma içine girer. Sanatta da böyledir. Bir tüketim ve düzenleme eylemidir o, sen bir nesnenin fiyakasını yapıyorsundur ama o aslında mıhlanmış bir kelebektir. Ama kelebeği kendine katabileceğin yegane an da odur. Yoksa bu hayata döner. Hayat ve sanatın da tam o tüketim anında bir araya geldiğini düşünüyorum.

Francis Coppola “Hiçbir zaman günlük çekimler kadar iyi, ilk kurgu kadar da kötü olmaz” demişti. Çünkü günlük çekimlerin kendine özgü bir güzelliği vardır. Eskiz gibidir. Eskizler de bitmiş resimlere göre beni hep daha çok duygulandırmıştır.

Müzelerde gördüğüm eskizler bana hep bambaşka şeyleri çağrıştırıyor. Onlarla ilgili bir şey, bir tansiyon var.

 Evet! Yakalamaya çalıştığımız hayat, uçan bir kelebek. Onu yakalayıp korumaya aldığımız zaman ise o kadar etkileyici olmuyor.

Hayatınız boyunca bir film yaptığınızı söylüyorsunuz, yani birçok film çekerken aslında tek bir film çektiğinizi.

Onu söyleyen Renoir. Bence de öyle. Aranan bir isimsen bir sürü film yaparsın. Yaptığım bir filmi ya da herhangi bir filmi sevmeyebilirsin. Yine de şunu söyleyebilirim, dev bir robotla ya da yetimhanedeki bir hayaletle ilgili de olsa hepsinde benden bir şeyler var. 52 yaşındayım ve bugüne dek uğruna ölmeyeceğim bir filme girişmedim. Çektiğim film sırasında nalları dikersem bunun sebebi başka herhangi bir yerdense o sette olmayı tercih etmemdir.

Ölümden epey konuşmayı başardık.

(Gülüyor) Eh, hayata anlam veren tek şey de o ve Doğu kültürü bunu anlıyor. Örneğin Japon hazinesini sanatsal çabaların merkezine koyan ve her şeyin mükemmel ya da kalıcı olduğu bir dünyada güzelliğe yer olmayacağını savunan wabi-sabi kavramında ölüm ve çürümeyle ilgili etkileyici bir şeyler var. Batı dünyası için ise ölüm negatif bir şey. Bana göre ise öyle değil! Aslında hayatın özü o.

Evet artık gün içinde başka seçimler yapmanıza izin vereceğim, ama bu seçimi yaptığınız ve oturup bizimle konuştuğunuz için çok minnettarım. Bence söylediğiniz pek çok şey bizim Bright Wall/Dark Room‘da yapmaya çalıştığımızla da bağdaşıyor, biz de biraz yavaşlayıp her şeye iyice bakmak, bir sanat eseriyle gerçekten bağ kuracak zamanı kullanmak istiyoruz.[6] Siz de bunu savunduğunuz için çok mutluyum, odaklanabileceğimiz işler ürettiğiniz ve kendinize karşı dürüst olduğunuz için.

Doğru. Meksika’da şöyle bir söz vardır: “Dans etme biçimin uyuma biçimini belirler, uyuma biçimin ise sevişme biçimini.”

Hepimiz aynıyız. Sosyal ortamlarda kendini farklı tanıtırsan günün sonunda ne olduğun ortaya çıkıyor. Açığa çıkıyorsun. Toparlamak gerekirse, kendini baştan açık etmek çok daha fazla olanak sağlıyor, sonrasında kimsen osun çünkü, insanlar senden ne istiyorsa onu alıyor. Yenecek bir şeysin, severler ya da sevmezler. Eğer ananassan kimse sana karpuz tadında olmadığın için kızmamalı. Neysen osun. Kendini tanıtırsın ve karpuz reyonunda ya da ananas reyonundasındır, belli bir tadın ve insanların ne yemek istedikleriyle ilgili bir fikrin vardır, sonra da reklamcılar gider ve der ki “Vizyoner yönetmenden…”

Ama şükür ki karpuzlar var ve yine şükür ki ananaslar da var…

 Bir meyve salatası yapmak için hepimize ihtiyaç var! (gülüyor)


* Bu yazı, Can Koçak tarafından Lauren Wilford’ın Bright Wall/Dark Room’da yayımlanan röportajından çevrilmiştir.

[1] Cumhuriyetçi Parti’ye oy veren seçmenlerin çoğunlukta olduğu ABD eyaletlerine verilen ad.
[2] Bolca özel efekt kullanan Japon film ve dizileri.
[3] Guilty pleasure. Aslında keyif alınmaması gereken bir şeyden keyif almayı anlatan ifade.
[4] del Toro’nun burada kullandığı tabir Yahudilerin yedi günlük yas sürecini ifade eden sit shiva.
[5] Pipeline. Üretim halinde olan bir dizi planlanmış filmi ifade etmek için kullanılıyor.
[6] Biz de! Ç. N.