Bundan yalnızca iki yıl önce hayatımıza girip listelerimizin en tepesine pervasızca yerleşen Oxfordlu grup Glass Animals, merakla beklenen ikinci albümünü yayımladı: How to be a Human Being. Uzun zamandır böylesine memnuniyetle karşılanan bir şaşkınlık tecrübe etmemiştik.

Zaba (2014) ile karşımıza milyonda bir çıkan bir sound armağan eden dörtlü, kazandığı takdiri hem sayısal hem de sözel platformlara taşımıştı. Spotify’da milyonlarca kez döndürülen bir albüm, genç grupların rüyalarını süsleyen dev festivallerin ana sahneleri… Çocukluğunu Texas’ta geçiren ve en büyük ilhamını ABD’nin rap sahnesinden alan Dave Bayley, tıp eğitimi almayı planladığı yıllarda muhtemelen bunların hiçbirinin hayalini kurmamıştı. Fakat klişenin de işaret ettiği gibi, hayat sürprizlerle doludur ve Adele’in prodüktörü Paul Epworth’la karşılaşmak 20’li yaşlarının başındaki gencecik bir grup için dinî mucizeler kadar önemlidir.

İlk albümün neredeyse beklenmedik başarısının ardından da müzik eleştirmenlerinin avuçlarını ikinci albüm sendromu ihtimali kaşındırmaya başlamıştı. Ha-ha, hiç de öyle olmadı. Sürprizlerle ve klişelerle dolu bir hayatın tasviri olan How to be a Human Being, grubun çelik yeleği, hava yastığı olan kendilerine has soundlarını büyük cesaretle terk ettiği bir albüm olarak önümüze düştü. Her zaman aynı başarının tekrarını isteyen arsız eleştirmenler istedikleri kadar albüme “vasat” notu versin, Dave Bayley ve şürekâsı “jungle pop” olarak etiketlenen tarzlarını “galaxy pop” diyebileceğimiz bir üst lige taşıdı.

Ormana salınmış bir alt-J iken, 2000’ler R&B’si ile flörtöz Justin Timberlake vokalinin birleştiği yere taşınan, fıstık ezmesi tavrını mayonez tavrına* dönüştüren bir gruba evrilmek için, Glass Animals’ın Zaba turnesi kapsamında iki yıl boyunca dünyayı gezmesi gerekiyordu. Dave Bayley ise bindiği taksiden dinlenmek için oturduğu kahveciye kadar her yerde ses kayıt cihazını açıp yabancıların hikâyelerini kaydedecekti. Hayatın sürprizlerini ve klişelerini, her protagonisti birbirinden ayrı, baskıcı anneden kafası dumanlı kız arkadaşa kadar 30’lu yaşlarınıza kadar karşınıza çıkabilecek her kırıntıya dair kelam eden albüm, karşımıza nadir çıkan bir sıralamayı gösteriyor bize. Gruplara dair bilgimiz onların her albümde bir tık daha olgunlaştığına, bir tık daha sakin tınılar benimsediğiyle sınırlı. Oysa Glass Animals, Zaba ile evlerimizin en mahrem köşelerine girmişken, lo-fi indie ile yatak odası R&B’sini aynı potada eritmişken, ikinci albümüyle yatak odalarımızı terk edip, elimizden tutup bizi dışarı sürüklüyor ve bağımsız kendini-iyi-hisset filmlerinin setlerine çağırıyor.

Hızlandırılmış bir hayat tasviri olan bu 43 dakikalık albüm, bunu kronolojisine de yansıtıyor. “Season 2 Episode 3” parçasının ikinci albümün üçüncü şarkısı olması, albüm sıralamasında parçaların tempo, bpm, mod olarak birbirleriyle hiçbir alakası olmayan, tıpkı hayatın kendi patikası gibi inişli çıkışlı bir yol izlemesi, kapanış baladı diyebileceğimiz “Agnes”in ise tıpkı koşturarak geçen bir hayatın emeklilikte taşındığı sayfiye evi, zihinsel veya cinsel bir orgazm sonrası gelen derin bir iç çekmeyi andırması gibi How to be a Human Being de ismiyle müsemma, tutarlı bir tavır çiziyor.

*Peanut butter vibe, ilk albümdeki “Gooey” parçasında geçen bir söz, my girl eats mayonnaise from a jar while she’s getting blazed ise bu albümde “Season 2 Episode 3” şarkısını süslüyor.