Fabrikada otomasyonun ne olduğunu herkes bilir: Bir el işçisinin yerini bir makine alır, ama zihinsel etkinliğin yerini bir makinenin aldığı otomasyon daha önemlidir çünkü bu aynı zamanda insanın duygu yapısında bir dönüşüme işaret eder. Otomasyonun günümüzdeki yeni evresi budur. Böyle bir dönüşümün, özellikle de zihinsel etkinliğin otomasyonunu, iletişimin dijitalleşmesini vs. ilgilendirdiği için, insanların zihinsel etkinliği üzerinde hiçbir etki yaratmaması söz konusu olamaz. İletişim, bir ekran aracılığıyla enformasyon alışverişine dönüştükçe, insanların bedenleri de mesafeli bir ilişki içinde olmaya alışıyor. Bu da dijitalleşme süreçleri sonucunda duygusal ve bedensel algının değişmesini, şu veya bu biçimde değişime uğramasını beraberinde getiriyor.

Seul’e gittiğimde insanların her yerde, mağazada, kafede, evde, sokakta vs. akıllı telefonlarıyla ne kadar çok vakit geçirdiklerini görünce çok şaşırmıştım. Mesela insanlar yolda yürürken binalara veya çevrelerine bakmıyorlardı, çünkü şehirde, çevrelerindeki fiziksel mekânda yönlerini bulabilmek için Google Haritalar’ı kullanıyorlardı. Biraz araştırma yapınca, Güney Kore’nin internet bağlantısı düzeyi konusunda dünya birincisi olduğunu gördüm, ama Güney Kore aynı zamanda özellikle gençler arasındaki intihar oranlarında da birinci sırada. Ayrıca intiharın Koreliler arasında tarihsel olarak yaygın olmadığını gördüm, bu yeni bir olay. Bundan yirmi-otuz sene önce intihar oranı bugünkünden dört kat düşüktü. Bunun üzerine, intihar olgusunu bağlantı düzeyiyle birlikte araştırdığımda, bağlantı düzeyinin çok yüksek olduğu İngiltere’nin intihar oranında ikinci sırada yer aldığını gördüm, üçüncü sırada da Japonya bulunuyor.

Akıllı telefon kullanmak birbirimizle iletişim kurma ve birbirimizi anlama yeteneğimizi ciddi şekilde dönüştürüyor. Ayrıca, dijital iletişimin psikopatolojik etkileri de var. Bağlantı [connection] ile birleşme [conjunction] arasındaki kopukluk ilgimi çekiyor çünkü insan türü bence daima “birleştirici” [conjunctive] olarak nitelendirdiğim bir ilişki içinde yaşadı: Temasa, erotik mekâna, beden diline vs. dayanan bir karşılıklı anlama ilişkisidir bu. Fakat birdenbire, birleştirmenin yerini bağlantının aldığı yepyeni bir alana, yeni bir mekânsal ilişki içine girdik.

Peki bağlantı nedir? Bağlantı, bir formata dayanan bir dil formudur. Formata riayet etmezseniz bağlantı kuramazsınız. Artık anlam alışverişi çerçeveye veya bağlama değil, formata dayanır. Bu bence felsefeyi ilgilendiren, analiz edilmesi gereken bir konu. Fakat şu kadarını söyleyebilirim ki, birleştirme bedenle yapılan bir anlam araştırması iken, bağlantı, anlama ulaşma imkânını yaratan bir formatın önceden var olması anlamına gelir. Bu da insan zihninin evrimi üzerinde etkiler yaratacaktır.

Bunu otomatikleştirilmiş dil ile sesin karşıtlığı olarak tarif edebiliriz. Şiir sestir, bedensel ses. Peki, ses nedir? Ses, dilin biricikliğidir, anlam ile beden arasındaki birleşme noktasıdır. Şiir de keza, imânın, nüansın, çakışmanın, ironinin, söylenmeyen değil başka türlü söylenenlerin sayısız olası biçimi ile anlam arasındaki ilişkidir. Şiir ve ses, dilin birleştirici formudur. Diğer yanda ise bağlantılandırıcı dilin egemen formu olan sentaksi [syntaxis] vardır. Sentaksi, bir sözcelemin parçaları arasındaki ilişkinin yapı-öncesi formudur. Bilgisayarlar, sentaktik açıdan kesin oldukları için birbirlerini anlarlar. Bizler birbirimizi anlamayız çünkü sentaktik açıdan kesin değilizdir: Bir şey söylerken aslında tam tersini kastediyor olabiliriz, çünkü birbirimizi bedenimiz sayesinde, gözlerimiz, sesimiz sayesinde anlarız. Farklı ses araçları anlam dünyaları yaratır.

Bugün sanal bir aşırı-uyarılma ve fiziksel tecrit halinde yaşıyoruz. Yaşanan ruhsal ıstırabın altında bu yatıyor. […] Toplumsal duyarlılığın aşırı-uyarılmasının pornografik bir etkisi var. Sahiden, pornografi nedir? Bana kalırsa pornografi esasen cinsel isteksizliktir. Sevgi ve cinsellik, yalnızlıkla yırtıcı saldırganlık arasında gidip geliyor: Duygusal mesafe ritüelleri, sanallaşma, pornografi. Duyarlılık bir yeniden biçimlenme sürecine giriyor: Dil, dijital makineyle uyumlu olmak için pürüzsüz bir enformasyon alışverişine dönüşmek zorunda kalıyor. Cinsel imgelem, dijital imgenin cilalı yüzeylerini mesken tutuyor. İlk dijital kuşakta duygusal körelme belirtilerine rastlanıyor, dil ile cinsellik arasında çok ciddi bir kopukluk var. Medyada, reklamlarda, televizyonda, her yerde cinsellikten bahsediliyor, ama cinsellik artık konuşmuyor, çünkü dilden kopmuş durumda.

Duyusal deneyimin belli bir sınırın ötesinde yeğinleşmesi mümkün değildir. Dolayısıyla duyuların uyarılmasındaki hızın artması beraberinde deneyimin zayıflamasını getirir. Siber-mekân ile siber-zaman arasındaki bu çatışma –veya uyumsuzluk– günümüz toplumumun en belirgin paradoksudur, ve kapitalist sömürü yüzünden patolojik sonuçlar doğurmaktadır. Bu uçurum, bir tür duyarlılık kaybının kaynağıdır.

Duyarlılık ve hissiyat üzerindeki olumsuz etkilerin empati kurma yeteneği üzerinde de doğrudan etkisi oluyor, bu da toplumsal dayanışmayı zayıflatıyor. Bilgi işçileri [cognitive worker] iki nedenle bundan bilhassa etkileniyorlar: Bir kere güvencesiz koşullarda ve sürekli rekabet içinde çalışıyorlar, ikincisi infosfer’den gelen aşırı uyaranların etkisine çok daha fazla açıklar. Bugün güvencesiz bilgi işçilerinin –yeni kuşağın büyük kısmının– karşı karşıya olduğu temel sorun, örgütlenme ve dayanışma süreçlerini başlatamamaları. Neden? Çünkü tek tek işçiler arasındaki ilişkinin en temel özelliği, fiziksel yakınlığa sahip olmamaları ve birbirlerini rakip olarak görmeleri. Dayanışma sadece politik veya ahlaki bir değer değildir, varlığının koşulu empatidir.


* Bu yazı, E-skop için Elçin Gen tarafından çevrilmiştir. Irmgard Emmelhainz’ın, Franco “Bifo” Berardi ile Scapegoat dergisi için yaptığı söyleşiden seçilmiş pasajlardan oluşmaktadır. Söyleşinin tamamı için bkz. On Eros, Communication, Desire and Semiocapitalism