Bir Cem Altınsaray özlü sözü: “Film biter, film izlemeyi seven zengin kalkışıyla gider. Sinemayı seven duygusu demlensin diye Dolby logosuna dek hint fukarası gibi bekler.” Ne anlatmak istediği anlaşılıyor. Fazla romantik bulunabilir, ancak bitiş jeneriğinin filme dahil olduğu da somut bir gerçek. Tabii seyircinin bitiş jeneriğiyle kurduğu ilişkinin, imkân bakımından tartışılmayı hak eden bir yanı da var. Bir sonraki seans için salonun boşalması mı gerekiyor? Siz en uçta otururken aynı sıranın ortalarında oturanlar film biter bitmez çıkmak mı istedi? Belki de film bittikten sonra jenerik akarken gösterim durduruldu… Bu yüzden de meseleyi “sinema ne kadar bireysel, ne kadar kolektif bir deneyim?” sorusu eksenine taşımak gerekebilir. Altınsaray’ın jargonunu ödünç alalım: Sinemaseverin, bir filmi izlemek için bireysellik bakımından daha kusursuz bir deneyim potansiyeli taşıyan ev sinemasındansa öncesi ve sonrasıyla belli kolektiflik içeren sinema salonu deneyimini tercih etme ihtimali daha yüksek.

Öte yandan tamamen bireysel tercihlere adanmış izlenimindeki platform Netflix‘in bu açıdan farklı bir yaklaşımı var. Örneğin orijinal dizilerinde jeneriği bir tıkla atlama imkanı sunuyor. Bir kitabı önsözünü geçerek okumak gibi. “Binge-watching” (yani bölümleri art arda ve kısa süre içinde izlemek, hatta yemek yeme kültüründen hareketle ortaya çıkan bir kavram olduğunu düşünürsek “tıka basa izlemek” gibi çevirebiliriz) gibi bir kavramı hayatımıza sokan platforma uygun bir uygulama. Öte yandan günümüz dizilerinden bazılarının binge-watching’e uygun olmadığından hareketle ileri sürülensavor watching” (tadına vararak izlemek) gibi bir kavram da var. Sinemaya gitme eylemini içermese de Altınsaray’ın sinemasever tanımına görece daha yakın.

Şu an için ortalama bir Hollywood yapımında bitiş jenerikleri 5 ila 10 dakika sürerken içinde yüzlerce, hatta binlerce isim barındırıyor. Özellikle görsel efektleri fazlaca kullanan süper kahraman filmlerinin bitiş jenerikleri de gittikçe uzuyor. Marvel filmlerinin jenerik sonrası sahneleri meseleyi bilenleri salonda tutarken özellikle animasyon filmleri, aralara farklı görüntüler katarak uzayan jeneriklerini renklendirmeye çalışıyor. A Bug’s Life‘ın (John Lasseter & Andrew Stanton, 1998) sonundaki çekim hataları parodisi ya da WALL-E (Andrew Stanton, 2008) ve Big Hero 6‘in (Don Hall & Chris Williams, 2014) sonundaki çizimler bunun güzel bir örneği. Daha yakın tarihli benzer bir örnek, Guardians of the Galaxy Vol. 2‘nun (James Gunn, 2017) sonunda ilk anda “I Am Groot” olarak görülen, sonra gerçek halini alan birkaç isim. Marvel filmlerinin son sahnesi için akan jeneriğin bitmesini beklerken “Ekipte Türkiye kökenli bir isim var mı?” sorgulamasının da vakit geçirmek için tercih edilen bir aktivite olduğunu biliyorum.

Peki, meselenin sektör içindeki dinamikleri nasıl? 1900’lerin başında gösterilen ilk filmlerde jenerik yok, yalnızca filmin adı görülüyor. Bu durum, insanlar beğendikleri yıldızları tanımaya başladıkça bu değişiyor. Burada sıklıkla telaffuz edilen bir isim, adının bir afişte yer almasıyla sessiz film döneminin ilk yıldızlarından biri haline gelen Florence Lawrence. 60’larda meslek birlikleri güçlendikçe jeneriğe yazılan isimlerde de bir artış yaşanıyor. Burada açılış ve kapanış jenerikleri arasında bir fark var, birazdan değineceğiz.

Yapımlar karmaşıklaştıkça da yazılması gereken isim sayısı da ister istemez artıyor. Ancak film çok pahalı ve her makaranın bütçeye ciddi bir etkisi oluyor. Bu yüzden stüdyolar, jeneriğin belli bir uzunluğu aşmamasına dikkat ediyor. Dijitale geçildiğinden bu yana ise böyle bir sorun yok, giderek uzayan jeneriklerin sırrı biraz da burada. Örneğin Iron Man 3‘nin (Shane Black, 2013) IMDB sayfasında 3700’den fazla isim var, birçoğunda “uncredited” yazıyor, yani jenerikte adları geçmemiş, buna rağmen jenerik 7 dakika. IMDB’de “oyuncular ve ekip” sekmesinde 2000’den fazla isim yazan 50’den fazla film var.

Sektörün içindeki insanlar ise jeneriklerin daha da uzamasından yana. Görsel efektçi ve bilgisayar grafikleri sanatçısı Aaron Estrada, “uncredited” mağdurlarından: “Görsel efektin ilk ekibinde yer almama rağmen adımın geçmediği filmler var. Taşeron hizmeti verdiğim filmlerin neredeyse hiçbirinde adım geçmiyor. Bir dönem küçük bir stüdyom vardı, bu stüdyonun adı da hiç geçmiyordu.”

Açılış jenerikleri, meslek birlikleri ve sözleşmeler tarafından belirleniyor. Burada yapımcı müdahalelerine karşı görece mücadele imkanı var. Özellikle oyuncuların adlarının nasıl geçeceği, bağımsız sözleşmelere konu olan bir mesele. Bağımsız yapımcılar ve yapım şirketleri için avukatlık yapan Ann B. Clark‘a göre “Bir sözleşmede kullanılan anahtar sözcükler genellikle isimlerin büyüklüğü, yazı stili ve ekranda görünme uzunluğu.” Kapanış jeneriklerinde ise yapımcıların borusu ötmeye devam ediyor: “Görsel efekt şirketleri isimlerini sunuyor ve genellikle bir pazarlık yapılıyor. Örneğin yapım şirketi, görsel efekt şirketinden 100 isim aldıysa ‘Hayır bunu 20’ye indirmeniz lazım’ diyebiliyor.”

Aaron Estrada’nın anlattığı bir diğer hikâye, The Amazing Spider-Man (Marc Webb, 2012) filminde yaşadıkları. Yeterince uzun çalışmadığı için adının jeneriğe yazılmadığını söylüyor: “Üç ya da dört sahnede çalıştım ve sanırım bir buçuk ay sürdü. Bu, adımın geçmesi için yeterli değildi.” Adının geçmesi sözleşme güvencesinde değilse bundan nasıl emin olunuyor? Ann B. Clark’ın burada çizdiği tablo da biraz tat kaçıran cinsten: “İş biraz kimin senin için kefil olduğuna ve jeneriği hazırlayan insanlara ne kadar yakın olduğuna bakıyor.”


Kaynak: The New York Times