18-28 Şubat arasında İstanbul’da, 3-6 Mart arasında da Ankara ve İzmir‘de düzenlenecek 15. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali‘nin İstanbul programı, geçtiğimiz hafta yapılan basın toplantısıyla açıklandı. Ankara ve İzmir programı ise 10 Şubat’ta açıklanacak. İstanbul programında öne çıkan 21 filmi aşağıda bulabilirsiniz.

Yallah! Underground (Farid Eslam, 2015)
Ortadoğu’da Arap Baharı’ndan hemen önce ortaya çıkan genç sanatçı kuşağı ve sanatlarının özgürleşmesine dair kısa süreli umutlanma dönemlerinin ardından baskıyla mücadele etmek için buldukları yeni yöntemleri anlatan bol müzikli bir belgesel.

The Russian Woodpecker (Rus Ağaçkakanı, Chad Gracia, 2015)
Sundance Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Rus Ağaçkakanı belgeseli, Çernobil faciasıyla ilgili korkunç bir sır öğrenen ve Kiev sokaklarında protestolar devam ederken öğrendiklerini ifşa etmek konusunda kararsız kalan Ukraynalı sanatçı Fedor Aleksandrovic’i takip ediyor.

Notes On Blindness (Körlük Üzerine Notlar, Peter Middleton & James Spinney, 2016)
1983’te, ilk oğlu doğmadan hemen önce kör olan yazar ve dinbilimci John Hull’ın bir kasetçalara kaydettiği günlüğünden yola çıkan film, Hull’ın hayatının bir nevi yeniden canlandırılmış belgeselini yaratmayı amaçlıyor. Hull’ın anlatısını layıkıyla yeniden yorumlayan bir estetik yapı kuran Middleton ve Spinney’nin uluslararası festivallerde büyük övgü topladığını belirtmek gerek.

Anomalisa (Charlie Kaufman & Duke Johnson, 2015)
Eternal Sunshine of the Spotless Mind ve Being John Malkovich gibi filmlerin yaratıcısı Charlie Kaufman’ın yeni filmi Anomalisa, hedef kitlesi yetişkinler olan bir animasyon. Kaufman’ın harika bir fikri akıcı ve dupduru bir anlatıya çevirmeyi bir kez daha başardığını söylemek mümkün. Tekdüze hayatı devam ederken Lisa adındaki bir kadının benzersizliğini (yalnızca Charlie Kaufman gibi bir dehanın hayal edebileceği bir şekilde) keşfeden bir adamın hikâyesini anlatan film, bence bu yılki seçkinin en kaçırılmaması gereken filmi. “En İyi Animasyon” dalında Oscar’a aday olduğunu ve Venedik’ten “Jüri Özel Ödülü” aldığını da hatırlatayım.

The Diary of a Teenage Girl (Bir Genç Kızın Gizli Defteri, Marielle Heller, 2015)
Özellikle görüntü yönetmenliği ve prodüksiyon tasarımıyla yurtdışındaki önemli festivallerden övgü alan The Diary of a Teenage Girl, Amerikan indie sinemasının son yıllardaki iyi örneklerinden biri. Film hippi hareketinden punk-rock’a geçiş dönemini arka plana alarak genç bir kadının “rüştünü ispatlama” (coming of age) hikâyesine odaklanıyor.

Kill Your Friends (Arkadaşlarını Öldür, Owen Harris, 2015)
Mad Max: Fury Road‘daki çığlıkları hâlâ aklımızda olan Nicholas Hoult, bu filmde 1990’lar Londra’sı müzik piyasasında bir yetenek avcısı olan Steven Stelfox’u canlandırıyor. Başarılı olmak için her şeyi yapmaya, gerekirse iş arkadaşlarını öldürmeye hazır olan bu adam, endüstrinin içinde bulunduğu cinnet halini de ortaya koyuyor. Eleştirmenler tarafından Amerikan Sapığı‘nın baş karakteri Patrick Bateman’a benzetilen Stelfox’un hikâyesinin, Black Mirror‘ın “Be Right Back” isimli tüyler ürpertici bölümünü yöneten Owen Harris’e emanet edilmiş olduğunu bilmek bile film için heyecanlanmaya yeterli.

A Bigger Splash (Sen Benimsin, Luca Guadagnino, 2015)
2011 yılında En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre’ye ve En İyi Kostüm Tasarımı dalında Oscar’a aday olmuş Benim Adım Aşk‘ın yönetmeni Luca Guadagnino’nun yeni filmi. Özellikle rock yıldızı Marianne Lane’i canlandıran Tilda Swinton ve beklenmedik bir şekilde onun karşısına çıkan eski arkadaşı Harry Hawkes rolündeki Ralph Fiennes’ın performanslarının övgü topladığı film, Venedik’te “Altın Ayı” için yarışmıştı.

Nie Yinniang (Suikastçı, Hou Hsiao-Hsien, 2015)
Cannes’dan En İyi Yönetmen Ödülü alan film, sevdiği adamı öldürmek zorunda bırakılan bir suikastçinin hikâyesini anlatıyor. Geçtiğimiz yılın en beğenilen ve üzerine en çok konuşulan filmlerinden biri olan filmin görüntüleri “büyüleyici” ve “hipnotize edici” olarak tarif ediliyor.

The End of the Tour (Yolun Sonu, James Ponsoldt, 2015)
1996 yılında kitabı Infinite Jest‘in yayımlanan David Foster Wallace ile Rolling Stone muhabiri David Lipsky’nin yaptığı beş günlük röportajı konu alan film, özellikle Wallace’ı canlandıran Jason Segel’ın performansıyla öne çıkıyor. Günümüzde Amerikan edebiyatının modern klasiklerinden biri olarak kabul edilen Infinite Jest‘i yazan Wallace’ın iç dünyasına dupduru bir dalış yapmamızı sağlarken, hikâyesini duymaya alıştığımız şeklinin aksine trajikleştirmeden anlatmayı de başarıyor.

The Wolfpack (Crystal Moselle, 2015)
Manhattan’da bir apartmanda yaşayan, dış dünyaya dair bilgilerini sadece izledikleri filmlerden edinmiş Angulo kardeşlerin hayatını anlatan belgesel. Günlerini ünlü filmlerin meşhur sahnelerini tekrar canlandırarak geçiren kardeşlerin hikâyesi, hem Dogtooth gibi Plato’nun mağara alegorisinden esinlenen filmleri, hem de The Act of Killing gibi kurmacayla gerçeğin sınırlarının birbirine girdiği performatif ögeler taşıyan belgeselleri hatırlatıyor.

Tangerine (Sean Baker, 2015)
Geçtiğimiz yılki Sundance Film Festivali’nin en çok konuşulan filmlerinden biri. Filmle ilgili en çok iPhone 5S’in Filmic Pro adlı uygulamasıyla çekilmiş olmasına değiniliyor, ancak iki trans seks işçisi ve bir Ermeni taksi şoföründen oluşan canlı ana karakterlerinin de övgüyü hak ettiğini söylemek lazım. Duplass kardeşlerin yürütücü yapımcılığını yaptığı bağımsız komedi, Oscar’ın bu yılki çeşitlilik eksikliği eleştirilirken dillendirilen filmlerden biriydi.

Mon Roi (Prensim, Maïwenn, 2015)
Bir önceki filmi Polis‘i 31. İstanbul Film Festivali’nde izlediğimiz Maïwenn’in yeni filmi, geçirdiği kayak kazası sonrası bir rehabilitasyon merkezine giden Tony’nin, Georgio’yla yaşadığı fırtınalı aşkı hatırlamasını konu alıyor. Tony rolündeki Emmanuelle Bercot’un performansı, Cannes’da Rooney Mara (Carol) ile birlikte “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görülmüştü.

Boris sans Béatrice (Beatrice’i Olmayan Boris, Denis Coté, 2015)
2013 yılında Vic + Flo ont vu un ours (Vic + Flo Bir Ayı Gördü) ile Berlin’de Altın Ayı için yarışan Denis Coté’nin yeni filmi de dünya prömiyerini !f İstanbul’dan hemen önce, 66. Berlin Film Festivali’nde yapacak. Şimdilik filmle ilgili festival broşürlerinde yazanlardan fazlasını bilmiyoruz. Eşi Beatrice’in geçirdiği depresyon sonucu yatağa bağımlı hale gelmesinin ardından yaşadığı bir dizi gizemli olayla birlikte hayatını sorgulamaya başlayan Boris’in hikâyesi, “tuhaf bir psikolojik gerilim” olarak tanımlanıyor.

Grandma (Anneanne, Paul Weitz, 2015)
Kızıyla uzun süredir konuşmayan bir kadının, torununun ondan yardım istemesi üzerine eski hesaplarını kapatmasına da vesile olacak bir yolculuğa çıkmasını konu alan filmi taşıyan, performansıyla Altın Küre’de komedi dalında En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne aday olan Lily Tomlin ve onun canlandırdığı filme adını veren karakter. Filmin planlanmamış hamilelik ve kürtaja yönelik tercih taraftarı (pro-choice) tavrı da eleştirmenler tarafından övgüye değer bulundu.

Liza, a Rókatündér (Tilki Perisi Liza, Károly Ujj-Mészáros, 2015)
Japon kültürüyle ilgili büyük bir fetişi olan hemşire Liza, çevresindeki erkekler aniden değişik şekillerde ölmeye başlayınca kendisini Japon mitolojisinde yer alan kendisini arzulayan adamın ölümüne neden olan lanetlenmiş ‘Tilki Perisi’ne benzetmeye başlar. Konusu yanıltmasın, bu yıl Son of Saul ile birlikte Macaristan Sineması’nın uluslararası övgü toplamış iki filminden biri olan Tilki Perisi Liza, Wes Anderson filmlerini andıran eğlenceli ve fantastik yapısıyla öne çıkıyor.  

Bakemono no ko (Çocuk ve Canavar, Mamoru Hosuda, 2015)
Mamoru Hosuda’nın, uzun yıllardır anime dünyasını domine eden Hayao Miyazaki’nin emekliliğinin ardından tahta oturmaya en büyük adaylardan biri olduğu konusunda neredeyse herkes hemfikir. Hosuda, son filmi Çocuk ve Canavar‘da Tokyo’dan Jutengai’ye, yarı-insan görünümlü canavarlarla dolu paralel bir evrene geçen Ren adında bir çocuğun hikâyesini anlatıyor. Kumametsu adındaki sert ve aksi bir canavardan dövüş eğitimi alan Ren hayatına hangi evrende devam edeceğine karar vermeye çalışırken, iki evreni birden tehdit eden bir tehlikenin ortaya çıkmasıyla Kumametsu ile Ren’in bağları epik dövüş sahneleri eşliğinde test ediliyor.

Listen to Me Marlon (Dinle Beni Marlon, Stevan Riley, 2015)
Marlon Brando’nun bugüne kadar hiç ortaya çıkmamış yüzlerce saatlik ses kayıtlarını kullanan bir belgesel. İzleyicisine Brando’nun kamera önündeki kariyerini ve kameralardan uzak hayatını başka bir aracı olmaksızın kendi sesinden dinleme deneyimi vaat eden film, En İyi Belgesel dalında BAFTA ve Sundance’te yarışmıştı.

No Home Movie (Chantal Akerman, 2015)
Geçtiğimiz yıl hayata gözlerini yuman Chantal Akerman, son filminde Auschwitz’den sağ kurtulmuş bir Polonya göçmeni olan ve 2014’te kaybettiği annesini anlatıyor. Dünyaya “külliyatımın merkezi” olarak tanımladığı anne Natalia Akerman hakkında hem biçimsel, hem de içerik olarak son derece kişisel bir not bırakırken, dışarıdaki dünyaya dair kamerasını evden hiç çıkarmadan verdiği ipuçlarını filmin adıyla kulaklarımıza fısıldıyor.

Nine Lives: Cats in Istanbul (Kedi, Ceyda Torun, 2015)
Son zamanlarda sosyal medyada en sık paylaşılan kedi videosu, bu filmin fragmanıydı. İstanbul’un dokuz farklı kedisinin hikâyesine odaklanan Dokuz Can: İstanbul’un Kedileri, kedilerin birbirleriyle, insanlarla ve şehrin kendisiyle kurdukları ilişkileri inceliyor.

Kung Fury (David Sanberg, 2015)
!f’in resmi sitesindeki tanımıyla: “Senenin kült sansasyonu.” Cannes’daki gösteriminden beri sinema dünyasından övgüler toplayan bu kısa film, 80’ler Amerikan eğlence dünyasını tepetaklak ediyor. Zamanda geriye giderek “Kung Führer” Hitler’i öldürmeyi hedeflerken kendini Vikingler döneminde bulan Miami’li polis Kung Fury’nin hikâyesine odaklanan film, 80’ler dövüş filmleri klişeleriyle, kötü oyunculuklarla, Street Fighter görselleriyle ve bol synthesiser’lı müziklerle dolu bir B-film öykünmesi. YouTube üzerinden filmin yüksek çözünürlüklü bir versiyonunu seyredebilmek mümkün, ancak 17 yaşından beri üç boyutlu animasyonlar üzerine çalışan David Sanberg karşımıza gerçekten beyazperdede izlenmeden hakkı verilmesi zor bir görsel şölenle çıkmış.

Visita ou Memórias e Confissões (Ziyaret ya da Anılar ve İtiraflar, Manoel de Oliveira, 1982)
2015’in Nisan ayında 106 yaşında hayatını kaybeden Manoel de Oliveira’nın, 1982’de çektiği ancak talebi üzerine ölümünden sonra ortaya çıkarılmak üzere Lizbon Film Arşivi’nde 33 yıl boyunca bekletilen otobiyografik belgeseli. Hayatının sonlarına yaklaştığını düşünen bir sinemacının ailesiyle, kadınlarla, ölümle, sinemayla, 1960’lı yılların Salazar diktatoryasıyla ilgili mizahi bir dille ele aldığı düşünceleri, anıları, itirafları.

Festival biletleriyle ilgili ayrıntılı bilgiyi buradan edinebilir, programdaki diğer filmleri de buradan inceleyebilirsiniz.