Noam Chomsky, 50 yıldır Amerikalı bir Sokrates gibi, insanı sokan sorular soran kamusal haşeremiz. Atina şehir meydanına olmasa da acı ve görünen o ki tehlike içinde olan küresel bir köye hitap ediyor.

Günümüzün dertli dünyası Noam Chomsky’nin kapısını aşındırmayı gerektiriyor, yaklaşan kasırgayı uzun zamandır dobra dobra dillendiren biri o. Dünya Noam Chomsky’nin felakete ilişkin uyarılarına karşı ne yapacağını bildiğinden değil. 1969’da Chomsky’nin Vietnam Savaşı’yla ilgili buz gibi sinirine maruz kalan patrik ve televizyon sunucusu William F. Buckley Jr.’ı hatırlayın.

Noam Chomsky’yle ilgili tuhaf bir şey: The New York Times onun “muhtemelen” çağımızın en önemli düşünürü olduğunu söylüyor, ancak ondan çok nadiren alıntı yapıyor ve onunla pek tartışmaya girmiyorlar, nitekim televizyondaki pop-medya yıldızları da bunları neredeyse hiç yapmıyor. Buna rağmen adamın evrensel bir ünü var ve 89. yaşında halen saygı duyuluyor: Dili bir sosyal edinim değil biyolojimize gömülü bir şey olarak düşünmemiz gerektiğini bize öğreten bilimadamı o, Vietnam Savaşı ve diğer Amerikan güç gösterilerine pratik değerlendirmelerdense öncelikle ahlaki gerekçelerle karşı çıkan hümanist de o. Üniversite kampüslerinde bir rock yıldızı gibi, hem ABD’de hem de yurt dışında böyle, ayrıca Bernie ateşini[i] reddeden Occupy sonrası nesli için bir nevi kutup yıldızı konumunda.

Chomsky’yi, aklımızda açık uçlu bir görevle ziyaret ettik: Doğruyu söylemesiyle tanınan bir adamdan yakın tarihin geleneksel olmayan bir okumasını istiyorduk. Ona ne düşündüğünü değil nasıl düşündüğünü bilmek istediğimizi yazdık. Çok çalışma ve açık fikirli olmanın, bir de kendi deyimiyle “alışılagelmiş doktrinlerin geçerli olup olmadığına sorgulamaya yönelik Sokratesvari bir isteğin” önemli olduğunu söyledi.

Tek isteğimiz şu an dünyada hangi noktada olduğumuzu açıklamanız.

Bu kolay.

Birçok insan bir şeylerin, tarihi bir şeyin eşiğindeyken. Bir Chomsky özeti var mıdır?

Kısa özet?

Evet.

II. Dünya Savaşı’ndan bu yana yakın tarihe bakarsak gerçekten dikkate değer şeyler oldu. Öncelikle insan zekası varlığımızı -en azından düzen içindeki varlığımızı- sonlandırabilecek iki devasa balyoz yarattı, ikisi de II. Dünya Savaşı’ndan. Biri tanıdık. Gerçi artık ikisi de tanıdık. İkinci Dünya Savaşı, nükleer silahların kullanımıyla son buldu. 6 Ağustos 1945’te her şey çok barizdi, o günü çok iyi hatırlıyorum. Teknolojinin kısa bir süre içinde bizi çaresi olmayan bir felakete sürükleyecek kadar gelişeceği belliydi. Bilim insanları bunu anlamıştı.

1947’de Bulletin of Atomic Scientists (Atom Bilimcileri Bülteni) meşhur Kıyamet Günü Saati‘ni resmen başlattı. Hani yelkovanın gece yarısına ne kadar yakın olduğunu gösteren? Gece yarısına yedi dakika kala başladı. 1953’te gece yarısına iki dakika kalmıştı. Bu, Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği’nin hidrojen bombaları patlattığı yıldı. Ancak şu an anlıyoruz ki dünya İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir ekolojik çağa girmiş. Buna Antroposen deniyor, insanların çevre üzerinde ciddi, hatta belki felaketi getiren bir etkiye sahip olduğu çağ. 2015’te bir daha hareket etti, sonra 2016’da bir daha. Trump seçildikten sonra bu yıl Ocak sonuna doğru saat tekrar gece yarısına iki buçuk kala’ya geldi, yani 53’ten bu yana en yaklaştığı noktaya.

Dolayısıyla bizzat yarattığımız ve varoluşumuzu tehdit eden iki şey var, nükleer savaş bizi yeryüzünden silebilir, çevresel felaketin ise ciddi sonuçları olabilir, hatta daha da fazlası.

Üçüncü bir şey daha oldu. 70’lerden itibaren insan aklı kendisini bu tehditlerin önündeki en büyük bariyeri ortadan kaldırmaya, en azından zayıflatmaya adadı. Buna neoliberalizm deniyor. O sırada insanların “güdümlü kapitalizm” diye adlandırdığı, 50’ler ve 60’lardaki büyük ve eşitlikçi büyümenin yanı sıra sosyal adalette birçok gelişimin gerçekleştiği zamanların ardından gelen bir geçiş dönemi vardı.

Sosyal demokrasi…

Sosyal demokrasi, evet. Buna bazen “modern kapitalizmin altın çağı” deniyor. Bu durum 70’lerde, o günden beri içinde yaşadığımız neoliberal çağın başlangıcıyla birlikte değişti. Kendinize bu çağın ne olduğunu sorarsanız, önemli bir ilkesinin politikalar belirlenirken toplumsal dayanışma mekanizmalarını, karşılıklı desteği ve ortak katılımı baltalamak olduğunu görürsünüz.

Adı bu değil. Ona “özgürlük” diyorlar, ama bu “özgürlük” yoğunlaşmış, hesabı verilmeyen, özelleştirilmiş bir gücün verdiği kararlara itaat anlamına geliyor. Anlamı bu. İdari kurumlar ya da halkın karar verme sürecine dahil olabileceği diğer birlikler sistematik olarak zayıflatılmış halde. Margaret Thatcher’ın “Toplum yoktur, yalnızca bireyler vardır.” özlü sözü bunu çok güzel ifade ediyor.

Aslında böylelikle, tabii ki şuursuzca, Fransa’daki baskıyı kınayan Marx’ın söylediklerini başka sözcüklerle açıklıyordu: “Bu baskı, toplumu bir patates çuvalına dönüştürüyor, yalnızca bireylere, biçimsiz bir yığın birlikte hareket edemez.” Bu bir kınamaydı. Thatcher içinse bir ideal, neoliberalizm de bu işte. İnsanların en azından prensipte bir toplumu demokratikleştirecek kadar katılabileceği yönetim mekanizmalarını yok ediyor, ya da en azından baltalıyoruz. Onları güçsüzleştiriyor, sendika ve diğer birlikleri baltalıyor, kararları hesap vermekten muaf ve özelleştirilmiş bir güce aktarıyor, geride bir patates çuvalı bırakıyoruz ve bütün bunları bir özgürlük adı altında yapıyoruz.

Ne oluyor o zaman? Yıkım tehdidinin önündeki engel, birbirine bağlanmış, bilgili ve tehditle yüzleşmek için yöntemler geliştirmeye yönelik birlikte hareket eden, ona birlikte tepki veren bir halk. Bu sistematik ve bilinçli olarak zayıflatıldı. 1970’lerde bundan bahsediyorduk. Elitler fazla demokrasinin tehlikesinden ve “ılımlı” demokrasiden bahsediyordu, insanların daha edilgen ve kayıtsız hale gelerek pek bir şeye karışmamasından yani, nitekim neoliberal programlar da bunu yapıyor. Hepsini bir araya koyduğumuzda elimizde ne kalıyor? Kusursuz bir fırtına.

Herkesin fark ettiği şeyler manşette yer alanlar, Brexit ve Donald Trump, Hindu milliyetçiliği ve her yerdeki milliyetçilik, ya da Len Pen gibi meseleler bir şekilde bir araya geliyor ve dünya çapında bir fenomene işaret ediyor.

Bu çok açık ve tahmin edilebilirdi. Tam olarak ne zaman olacağını kestiremezdiniz, ama halkın çoğunluğu için durgunluğa ya da düşüşe yol açan sosyoekonomik politikaları zorladığınızda, demokrasiyi baltaladığınızda ve karar verme imkanını halkın elinden aldığınızda her türden öfke, memnuniyetsizlik ve korkuyla karşılaşacaksınız. Yanıltıcı olarak “popülizm” denen fenomen bu.

“Şu an Kin Çağı’ndayız”

Pankaj Mishra’yla ilgili ne düşünüyorsunuz bilmiyorum, ama Age of Anger[ii] adlı kitabı hoşuma gidiyor, orada gazeteye gelen anonim bir mektupla başlıyor: “Yalnızca korkmadığımızı ama şaşkınlığa uğradığımızı itiraf etmeliyiz. Roma ve Kuzey Afrika’da Vandalların zaferinden bu yana hiçbir şey bu kadar anlaşılmaz ve geri döndürülemez değildi.”

Bu bilgi sistemiyle ilgili bir problem, çünkü aslında çok anlaşılır, çok bariz ve çok kolay. Birçok diğer ülkeye göre bu politikalardan daha az çeken Birleşik Devletler’i ele alalım. 2007 örneğin, çöküşten hemen önceki mühim bir yıl. O sırada övülen o muhteşem ekonominin hali neydi? Ücretler, Amerikalı işçilerin gerçek ücretleri, neoliberal çağın başladığı 1979’dan daha düşüktü. Travma ya da savaş halleri dışında tarihte eşi benzeri görülmemiş bir durumdu. Gerçek ücretin gerçekten düştüğü, bir yandan çok az cebe giren bir zenginliğin üretildiği uzun bir dönemdi. Ayrıca yeni kurumlar, finansal kurumların geliştiği bir dönemdi. Altın Çağ olarak adlandırılan 50’ler ve 60’lara baktığınızda bankalar reel ekonomiye bağlıydı. İşlevleri buydu. Çöküş yaşanmıyordu çünkü Yeni Düzen kuralları işliyordu.

70’lerden itibaren keskin bir değişiklik gerçekleşti. Öncelikle finansal kurumlar ölçek bakımından patlama yaptı. 2007’ye gelindiğinde kurumsal gelirin yüzde 40’ına sahiplerdi. Ayrıca artık reel ekonomiye bağlı değillerdi.

Avrupa’da demokrasinin baltalanması çok daha doğrudan. Kararlar seçilmemiş bir troykanın elinde: Seçilmemiş Avrupa Komisyonu, tabii ki seçilmemiş IMF ve Avrupa Merkez Bankası. Kararları onlar veriyor. O yüzden insanlar çok öfkeli, hayatlarının kontrolünü yitiriyorlar. Ekonomi politikaları çoğunlukla onlara zarar veriyor, bunun da öfke ve hayal kırıklığı gibi sonuçları oluyor.

Bunu iki hafta önce Fransa’daki seçimlerde gördük. İki aday da düzenin dışındandı. Merkezi siyasi partiler güçten düştü. Geçtiğimiz Kasım ABD seçimlerinde de gördük. Kitleleri seferber eden iki aday vardı: Cumhuriyetçi Parti adayı düzenin nefret ettiği bir milyarderdi, ama iktidara gelir gelmez gördük ki yine ipler eski düzenin elinde. Kampanya boyunca Goldman Sachs’e sövüp saysanız da içeri girdikten sonra ekonomiyi yine onların yönettiğinden emin olmak istiyorsunuz.

Chomsky ve Kerpetenlerimiz

O zaman soru şu, insanların neredeyse hazır olduğu bir anda… Harekete geçmeye ve bu oyunun, bu sosyal düzenin artık işlemediğini fark etmeye bu kadar yakınken, tür olarak bu konuda harekete geçecek, o şaşkınlık halinden kurtulup hareket alacak yeteneğe sahip miyiz?

Bence türün kaderi buna dayanıyor çünkü mesele yalnızca eşitsizlik ya da durgunluk değil. Tedavisi olmayan bir felaket. Kusursuz bir fırtına yarattık. Manşetlerde her gün bu olmalı. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana iki yıkım biçimi yarattık. Neoliberal çağdan bu yana da onlarla başa çıkma yollarını baltaladık. Kerpetenimiz bu. Karşı karşıya olduğumuz şey bu ve eğer bu sorunu çözemezsek hapı yuttuk.

Pankaj Mishra ve Age of Anger‘a (Öfke Çağı) dönmek istiyorum.

“Öfke Çağı” değil bu. Halkın çoğunluğuna bir nesil boyunca zarar veren ve prensip olarak bilinçli bir şekilde demokratik katılımı baltalayan sosyoekonomik politikalara karşı Kin Çağı. Neden öfke olmasın ki?

Pankaj Mishra buna Nietzsche’den hareketle ressentiment diyor, yani patlayıcı bir öfke. Ancak bunun, “eşitliğin modern vaadinin güç, eğitim, statü eşitsizliğiyle çarpıştığı bir dünyanın alametifarikası” olduğunu söylüyor.

Zaten böyle tasarlandı. 1970’lere dönelim. Elitler arasında 60’ların aktivizmine yönelik derin bir kaygı vardı. Buna “zor dönemler” deniyordu. Ülkeyi medenileştirmişti, ki bu tehlikeli bir şeydi. Önceden edilgen, kayıtsız, itaatkâr olan halkın büyük çoğunluğu siyasi arenaya bir şekilde girerek ilgileri ve endişeleriyle ilgili baskı yapmaya çalıştı. Onlara “çıkar grupları” deniyordu. Yani azınlıklar, gençler, yaşlılar, çiftçiler, işçiler, kadınlar. Yani halk. Halk çıkar grubuydu, görevi de sadece sessizce izlemekti. Bu da çok aşikardı.

Chomsky’ye göre neoliberalizmin işlevi

70’lerin ortalarına doğru iki belge çıktı, ikisi de son derece önemliydi. Politik yelpazenin iki ayrı ucundandı, ikisi de hayli tesirliydi, ikisi de aynı sonuca varıyordu. Soldan gelen Üçlü Komisyon’dandı-liberal enternasyonalistler, üç büyük endüstriyel ülke, basitçe Carter yönetimi, oradandı. İkisinden daha ilginç olanı da bu [Demokrasinin Krizi, bir Üçlü Komisyon raporu]. Samuel Huntington, Truman’ın ülkeyi birkaç Wall Street avukatı ve yöneticisiyle birlikte yönetebildiği günleri nostaljiyle hatırladığını söylüyor. O zamanlar her şey iyiydi. Demokrasi mükemmeldi.

60’larda ise çıkar grupları tekrar devreye girmeye çalıştığı için ortaya sorunların çıktığını, bunun çok baskıya yol açtığını ve devletin bununla başa çıkamadığını söylüyorlar.

O kitabı çok iyi hatırlıyorum.

Demokraside daha çok ılımlılığa ihtiyacımız var.

Ayrıca Al Smith’in sözünü tersine çevirmiş. Smith demişti ki “Demokrasinin ilacı daha fazla demokrasidir.” O da şunu söylüyor: “Hayır, bu demokrasinin ilacı daha az demokrasi.”

Bunu söyleyen o değil, liberal düzen. Onlar adına konuşuyor. Liberal enternasyonalistlerin ve üç endüstriyel demokrasinin konsensusu bu. Büyük bir sorunun kendi deyimleriyle “gençlerin beynini yıkayan kurumlar” olduğu konusunda konsensusa vardılar. Okullar, üniversiteler, kiliseler işlerini yapmıyordu. Gençlerin beynini doğru yıkamıyorlardı. Eğer gençler tekrar edilgen ve itaatkâr olursa demokrasiyle ilgili bir sorun kalmazdı. Sol taraf böyle.

Peki, sağda ne vardı? Çok tesirli bir belge, Powell Muhtırası, eş zamanlı olarak çıktı. Avukat, sonradan Yüce Divan yargıcı Lewis Powell, ABD Ticaret Odası için gizli bir muhtıra üretmişti. “Muhafazakâr hareket” denilen şeyi başlatan aşağı yukarı buydu. Retoriği biraz delice. Detaylı bahsetmeye gerek yok, ama genel olarak kudurmuş solun her şeyi ele geçirdiğini anlatıyor. Bu kudurmuş Yeni Sol’u yenmek için elimizdeki kaynakları kullanmalıydık, bunun yolu da özgürlük ve demokrasiyi baltalamaktan geçiyordu.

Bununla bağlantılı bir şey daha vardı. 60’ların aktivizmi ve emeğin militanlaşmasının bir sonucu olarak kâr oranı düşüyordu. Bu kabul edilemezdi. Bu yüzden düşen kâr oranını geri çevirmeli, demokratik katılımı baltalamalıydık, peki bu nasıl olacaktı? İşte neoliberalizm tam da buna yarıyor.


[i] Kullanılan orijinal sözcük, “burn-out” sözcüğüyle yapılan bir kelime oyunundan türetilen “Bern-out”.
[ii] “Öfke Çağı” gibi bir karşılık bulunabilecek kitap, Türkçeye çevrilmedi.


Bu yazı, Can Koçak tarafından Christopher Lydon’ın The Nation‘da yayımlanan yazısından çevrilmiştir. Noam Chomsky’yle yapılan röportajın tamamını bu bağlantı üzerinden -İngilizce- dinleyebilirsiniz.