Modern romanın öncüsü kabul edilen Miguel de Cervantes Saavedra’nın hayatına ilişkin efsaneler ve gerçekler, yazarın ölümünün üzerinden tam 400 yıl geçmesine rağmen birbirine karıştırılmaya devam ediyor. Don Kişot’un usta yazarının İstanbul’a esir olarak geldiği ve 1578 -1580 yılları arasında Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camisi’nin inşaatında çalıştırıldığı rivayet edilir. Rasih Nuri İleri tarafından ortaya atılan bu iddia, bugüne dek hiçbir akademik yayınla desteklenmedi ancak bazı kesimlerde henüz geçerliliğini yitirmemiş görünüyor. Oysa Cervantes’in hayat hikâyesi bu iddiayı alenen yalanlıyor.

Cervantes (1547-1616) Madrid’in Alcalá de Henares bölgesinde dünyaya geldi. Daha çocukluğundan itibaren edebiyat ve tiyatroya özel bir ilgi duydu. 23 yaşındayken de klasik sanatları öğrenmek üzere İtalya’ya taşındı. Ancak 1571 yılında İspanyol donanmasına katılmaya karar verdi, İnebahtı Deniz Muharabesi’nde Haçlı donanmalarının safında (Kutsal İttifak) Osmanlı’ya karşı savaştı. Muharebe sırasında kolundan yaralandı. İtalya’da tedavi gördükten sonra 1575’te kardeşiyle birlikte İspanya’ya dönerken Arnavut Mehmet kumandasındaki bir grup Cezayirli korsan tarafından esir alındı, birkaç kaçma girişiminde bulunduysa da başarılı olamadı ve beş yılını Cezayir’de geçirmek zorunda kaldı. Dördüncü kaçış denemesinden sonra Cervantes’in diğer esirlerle beraber İstanbul’a götürülmesine karar verildi. Ancak o sırada Cezayir’de bulunan Teslis tarikatına bağlı Fray Juan Gil ve Antón de la Bella adlı keşişler, Cervantes için belirlenen fidyeyi ödeyerek yazarı kurtardılar. Don Kişot’un hikâyesi de bu esaretin ardından kaleme alındı. 

Cervantes Cezayir’de olduğu sırada, 1571-1587 arasında “kaptan-ı derya” olarak görev yapmış Kılıç (Uluç) Ali Paşa ile yollarının kesişmiş olduğu akla gelebilir. Ancak İspanyol ve Avrupalı akademisyenlerin Cervantes üzerine yaptıkları çalışmalarda böyle bir ayrıntıya rastlanmıyor. Cervantes “güçlüklere sabırla nasıl göğüs gerileceğini öğrendiği” Cezayir’de beş yıldan fazla esaret altında kaldığını bizzat doğruluyor, dahası bu tecrübeye tanık olan başka tutsaklar da bulunuyor. Kaldı ki, keşişler tarafından kurtarılması da Kılıç Ali Paşa Camisi’nin tamamlandığı zamana denk geliyor. Cervantes’in İstanbul’a geldiğine ilişkin rivayetin kökeni ise Don Kişot’un 39. bölümünde hayat hikâyesini anlatan esirin cümlelerinde görülüyor:

“Olay şöyle cereyan etti: Cesur ve talihli bir korsan olan, Cezayir beylerbeyi Uluç Ali Paşa, Malta amiral gemisine saldırıp yenmiş, sadece üç şövalyeyi sağ bırakmıştı; onlar da ağır yaralıydılar. Benim de bölüğümle beraber içinde bulunduğum, Giovanni Andrea’nın amiral gemisi imdada yetişti; böyle bir durumda yapmam gereken şeyi yapıp düşman kadırgasına atladım; gemi o sırada, kendisine saldıran bizim gemiden uzaklaşarak askerlerimin beni izlemesini engelledi; böylece, düşmanlarımın arasında kendimi tek başıma buldum ve sayıları çok fazla olduğu için karşı koyamadım; sonunda, çeşitli yerlerimden yaralayıp teslim aldılar beni. Herhalde sizlerin de duymuş olacağınız gibi, Uluç Ali Paşa bütün filosuyla kurtulunca, ben de ona esir düştüm ve onca mutlu insan arasında bir ben kederli, onca hür insan arasında bir ben tutsak kaldım; çünkü o gün, Osmanlı donanmasında kürek çeken ve özlemini çektikleri hürriyete kavuşan on beş bin Hıristiyan vardı. Beni Konstantinopolis’e götürdüler; orada Osmanlı Padişahı Selim, savaşta üzerine düşeni yapmış olduğundan, sahibimi kaptanıderyalığa getirdi; Uluç Ali Paşa, cesaretinin kanıtı olarak Malta Şövalyeleri tarikatının sancağını ele geçirmişti.” (Miguel de Cervantes Saavedra. La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote. Çev: Roza Hakmen. YKY, 2004: 340-41.)

Cervantes, önce İstanbul’da sonra Cezayir’de esir hayatı yaşayan bu İspanyol askerin kurmaca ayrıntılarla dolu ve kronolojik bakımdan karmaşık hikâyesinde “Saavedra” adındaki İspanyol bir askere değinerek kendi hayat hikâyesine de gönderme yapıyor. Belli ki kurmaca bir kez daha hakikatin önüne geçiyor, malum rivayet de böylece uzun yıllar boyunca dilden dile dolaşıyor.

Peki, Don Kişot’taki İstanbul referanslarını nasıl açıklayacağız? Cervantes de çağının diğer yazarları gibi İstanbul hikâyelerini denizcilerden veya tüccarlardan dinledi. Esareti sırasında Osmanlı toprağı olan Cezayir’de ise muhtemelen fazlasıyla dinleyecek vakti vardı. Velhasıl Don Kişot ile yaşadığı çağın neredeyse bütün edebi türlerinin olağanüstü bir parodisini yaratan Cervantes İstanbul’a ayak basmış olsaydı, kuşkusuz İstanbul da dünya edebiyatının belki en büyük romanında hakkıyla bundan nasibini alırdı.

Kaynaklar: weloveist.com, twitter/@terraincognitae