Çocuklarını, yaşlılarını koruyamayan, kadınları korunacak hale getiren bir ülkeden iyi olan ne bekleyebiliriz ki? Yaşlı ve bakıma ihtiyacı olan insanlarına bir tedavi, rehabilitasyon ve insanca yaşama sistemi kurmak yerine yakınlarına para vererek meseleyi çözen bir ülkeden. Toplumu kutsal aile yapıtaşlarına bölüp çocuklarını bir önceki dejenere kuşağın anne ve baba olanlarının bilgi, görgü ve insafına terk eden.  Ya da daha 8-10 yaşında çalışmaya başlamak zorunda kalan on binlerce, iş kazalarında ölen yüzlerce çocuğu olan bir ülkeden.

Utanç duymak için fazlasıyla nedenimiz varken şimdi bir de çocuklara dönük cinsel istismarla karşı karşıyayız ve ne hissedeceğimizi bilemiyoruz: Utanç, öfke, çaresizlik, yok etme arzusu… Tekil sapıklık vakaları olarak ortaya çıkıyor utanıyoruz, organize bir istismar tezgâhı olduğunu görüp öfkeleniyoruz, devletin istismarcılara ve organizasyona kol kanat gerdiğini öğrenip çaresiz hissediyoruz, milyonların bu dehşetin arkasında durduğunu fark ettiğimizde ise her şey yanıp kül olsun istiyoruz.

Hepsi gayet insani tepkiler. İnsani olmayan, bu tahammül edilemez vahşeti kanıksama olasılığımız. Aynı anlama gelmek üzere insani olmayan bu durumun insanın kaderi olabileceği gerçeği.

26 Nisan 1986’da, o vakitler SSCB’nin bir parçası olan Ukrayna’nın başkenti Kiev’in kuzeyinde insanlık tarihinin o güne kadarki en büyük nükleer felaketi meydana geldi. Çernobil Nükleer Güç Reaktörü’nde yapılan bir deney sırasında meydana gelen kaza sonucunda reaktörde patlama oldu ve atmosfere çok büyük miktarda nükleer ürün salındı. Sovyetler Birliği, patlamadan 4 gün sonra uluslararası yardım çağrısı yaptı. Yangının tamamen söndürülmesine kadar geçen sürede ilk söndürme çalışmaları sırasında 31 kişi hayatını kaybetti.

İlk yıl doz açısından en fazla radyoaktiviteye maruz kalan Avrupa ülkesi Bulgaristan olarak belirlenmişti. Fakat felaketin boyutu bundan çok daha büyüktü. Radyasyon bulutları Galler Bölgesi’nden Karadeniz’e, Finlandiya’dan Ermenistan’a kadar çok geniş bir alana yayılmıştı. En yüksek radyasyon dozlarına, sayıları bini bulan acil durum çalışanları ve Çernobil personeli maruz kaldı. Çalışanların çoğu için maruz kaldıkları dozlar öldürücü oldu, bazıları da çalışmaları boyunca yüksek düzeyli radyasyona maruz kaldılar. 1989 yılına kadar, temizleme çalışmalarına katılan 600 bin ila 800 bin insanın hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.

Felaketin boyutu daha büyük oldu demiştik. “Akut” dönemde hayatını kaybedenler dışında sonraki yıllarda radyoaktif sızıntının etkisiyle çocukların da aralarında bulunduğu milyonlarca kişi başta kanser olmak üzere ciddi hastalıklara yakalandı. 2000 yılında yayımlanan Birleşmiş Milletler Çernobil Raporu’nda, radyasyondan etkilenen 3 milyon çocuğun tedavi görmesi gerektiği ve çoğunun da anne karnında öleceği belirtilmişti. 7 milyondan fazla insanın gelecekte ciddi sağlık sorunları yaşayacağı öngörülüyordu. Raporda ayrıca patlamayla yayılan radyoaktivitenin etkilerinin tamamını 2016 yılına kadar kestirmenin zor olduğu da vurgulanmıştı.

Kısa zaman içerisinde ortaya çıkan ve kanserden basit cilt rahatsızlıklarına dek hastalıkları çeşitlilik gösteren bu kadar çok insanın tedavisinin ilgili ülkelerde nasıl bir kaosa yol açtığını tahmin etmek zor değil. TV ekranlarında radyasyonlu çay içip “bakın ben içiyorum sorun yok” diyen bakandan şüpheli iç fındıkların okullara dağıtılmasına, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde artış gösteren kanser olgularının Çernobil ile ilgisini inkâr etmeye kadar çeşitlilik gösteren devlet tutumu da bizim açımızdan unutulmuş değil.

Bütün bu kaos ve karmaşa içerisinde, Çernobil kazası sonucu radyasyona bağlı sağlık sorunları yaşayan insanlara devlet düzeyinde sahip çıkan ilk ve tek ülke ise Küba oldu. Küba Devleti, 1990 yılında başlattığı “Chernobyl, Cuban Humanitarian Program” ile büyük çoğunluğu çocuklar olmak üzere 24 binden fazla insanın tedavi ve rehabilitasyonunu sağladı. Bu kişilerin 20 bini Ukrayna diğerleri ise BDT yurttaşlarından oluşuyordu.

Başkent Havana’ya çok yakın olan ve okyanus kıyısında bulunan Tarara Çocuk Hastanesi, çevresindeki devrim öncesi zenginlerinden kalan binaların ve alanların da dâhil edilmesi ve Kübalıların bağışlarıyla daha büyük bir komplekse dönüştürüldü. Havana’dan gelen Küba yurttaşlarının gönüllü olarak katıldığı çalışmalar sonucunda 29 Mart 1990’da Ukrayna’dan gelen 136 kişilik ilk hasta grubunu karşılamaya hazır donanımlı bir merkez kurulmuş oldu. Bu grubun tamamı hemoto-onkolojik sorunları olan çocuklardan oluşuyordu. Sonrasında programa yetişkinler de dâhil edilmeye başlandı.

Tedavi ve rehabilitasyon süreci üç düzeyde yürütülüyordu. Birinci düzeyde; hastalara evlerinde aile hekimleri ve hemşirelerce ilk tıbbi bakı yapılıyor, tıbbi yardım ve destek veriliyordu. Bu çalışma tercümanlar, psikologlar ve gerekli diğer alanlardan tıbbi uzmanlarca işbirliği halinde yapılıyordu.

İkinci düzeyde; ilk düzeyde tespit edilen ya da klinik bilgileriyle gelmiş olan hastalara Tarara Çocuk Hastanesi’nde yatarak tedavi veriliyordu.

Üçüncü düzey ise Havana bölgesindeki diğer pediatrik hastaneler ve ileri tanı-tedavi merkezlerinde devam ediyordu. Bu merkezler; Hematoloji Enstitüsü, William Soler Hastanesi Kardiyoloji Merkezi, Nörolojik Restorasyon Merkezi (CIREN), Plasental Histoterapi Merkezi ve diğerlerini kapsıyordu. Örneğin kemik iliği transplantasyonu ve diğer kanser tedavileri bu merkezlerde yapılıyordu.

Onlar doğmadan yıllar önce meydana gelen kaza nedeniyle çocuklarda en sık saç kaybı, cilt nekrozları, endokrin kanserler ve lösemi görülüyordu. Çöken radyoaktif iyodinden kaynaklanan çocukluk tiroid kanseri, genel olarak kazanın yarattığı en ciddi sağlık sorunlarından birisiydi. Kazadan sonraki ilk aylarda, radyoaktif iyodin düzeyi yüksek sütlerden içen çocuklar yüksek radyasyon dozları almış oldular. 2002 yılına kadar bu grup içinde 4 binden fazla tiroid kanseri teşhis edilmesi nedeniyle bu tiroid kanserlerinin büyük bölümünün radyoiyodin alımından kaynaklanmış olduğu düşünülüyor. Küba’ya gelen çocuklar içerisinde de tiroid kanserli çocuklar daha fazla görülmekteydi ve bunlar yukarıda sözü edilen ileri tanı ve tedavi merkezlerinde tedavi ediliyordu.

Bu çok “ciddi” hastalıkların yanında kellik, özellikle görünüşlerinin önemini henüz fark etmeye başlayan genç kızlar için büyük bir sorundu. Çoğu Küba’ya peruk takarak ve ruhsal olarak çökmüş bir vaziyette geliyordu. Ama Doktor Hernandes’in deyişiyle “hemen hepsi Tarara’nın palmiyelerle süslü kumsalında komplekslerinden kurtuluyor ve yaşama sevincini geri kazanıyordu.”

Her yıl yaklaşık 800 Ukraynalı çocuk, Tarara Çocuk Hastanesi’ne gelerek öğretmenleri ya da aileleriyle burada ortalama 2 ay geçiriyorlardı. Tedavileri daha uzun sürecek olan çocuklar ise sürekli faaliyette olan okula devam edebiliyordu. Tedavi ve okul dışında kalan zamanlarda öğretmen ve rehberler eşliğinde spor, yüzme, deniz ve oyun etkinlikleri düzenleniyordu. Tarara’yı gezen bir arkadaşım, çocukların yaş ve sağlık problemlerine göre rehber-öğretmen sayısının belirlendiğini, ortalama 4 ila 5 çocuğa bir rehber-öğretmen düştüğünü hatta işitme ve görme sorunu olan bir çocuk için 24 saat boyunca, başka hiçbir işle ilgilenmeyen rehber-öğretmenler atandığını aktarmıştı.

Tedavi merkezinde Ukrayna’dan devamlı 250 çocuk bulunuyordu. Hasta çocukların tedavisi Küba devleti tarafından karşılanıyordu. Ukrayna Sağlık Bakanlığı verilerine göre, programın uygulanması için ilk 10 yıl içinde 300 milyon dolar harcandı. Ukrayna sadece çocukların ön muayene, seçim ve gidiş-dönüş masraflarını karşılıyordu.

Bunun önemi bütün tedavi masraflarının Küba tarafından karşılanması değil. Bütün bunların Kübalıların “Özel Dönem” (períodoespecial) olarak adlandırdıkları, ABD ablukası ve SSCB’nin çözülüşüyle ortaya çıkan ve Küba halkının gerçek anlamda açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde gerçekleştirilebilmesi.

Küba, en zor dönemlerinde bile sabah kalktıklarında kapılarına bırakılmış 1 litre sütü olan çocukların, neşeli ve güvenli çocukların ülkesi. Fidel’den başlayarak ilgili devlet kurumlarının ve Kübalıların bütün olanaksızlıklar içinde binlerce kilometre uzaktan gelen yaralı ve umutsuz çocukları hayata döndürmeleri ve onları mutlu etmeleri bu yüzden şaşırtıcı değil bizim için. Bu basit bir “sosyalizm iyidir kapitalizm kötüdür” konusu değil. Bu, eşitsizlik olmadığında imkânsızın da olmadığının, meselenin iyi insanların değil iyi insanlığın yaratılması olduğunun ve en önemlisi mutlu çocukların yaşadığı bir ülkenin mümkün olduğunun göstergesidir.

Ve eğer bu mümkünse utançtan kurtulmak için de değiştirmemiz gerek.

Kaynak: Halkın Doktorları | Blog