Boğaziçi Üniversitesi, rektörlük seçimleri söz konusu olduğunda Türkiye yüksek öğretim sisteminde demokrasinin güvencesi ve aktif öncüsü oldu. Üniversite 1982’den itibaren antidemokratik YÖK uygulamalarından biri olan rektör atamasını 1987’de gayriresmi seçimlerle delerek demokratikleşmeye öncülük etti. 12 Eylül’den önce rektörler fakültelerden sırayla seçiliyordu. Seçimlere devletin diğer kurumlarının ve siyasetin dahli olmuyor, üstelik şimdiki gibi mesela tıp fakültesi olan üniversitelerde sadece tıpçıların rektör olması engelleniyordu. Rektör şimdiki gibi yüksek bir merkezi güce de sahip değildi, üniversite merkezi olarak örgütlenmemişti, fakülteler özerkti. 12 Eylül yüksek öğretimin yapısını tümüyle merkezileştirerek tüm rektörleri cumhurbaşkanına bağladı. Ancak darbe yasaları Kenan Evren’i “tek adam” yapmamış, YÖK gibi kurumlarla antidemokratik uygulamaları yıllarca sürecek şekilde güvence altına almıştı. Bugünden farklı olarak güçlü YÖK’ün varlığı, yüksek öğretim açısından gücün tek elde (cumhurbaşkanında) toplanmasına da engel oluyordu. Boğaziçi bu yerleşik antidemokratik yapıyı delmekte cesur adımlar attı. Boğaziçi’nin resmi bir seçimle gelen ilk rektörü Üstün Ergüder, yeni durumla eski uygulamaları karşılaştırıyor:

“Devlet ve vakıf üniversitelerindeki rektörlük seçimleri farklı prosedürlerle meydana geliyordu. İkisi de değişmiş durumda. 1982’ye geri dönüldü. Bu, 1982’de YÖK’ün getirdiği sistem. 1982-1992 arasında yükseköğretim hayatında bu sistem kabul görmedi. Birçok üniversite yapılan atamalardan rahatsız oldu. Özellikle Boğaziçi Üniversitesi’nde ‘Bu üniversite farklı, özel bir üniversite, o farklılığı yansıtacak idari sistemi olmalı,’ şeklinde eğilimler vardı. Arkadaşlar, YÖK’e bildirmek üzere kendi içlerinde seçim yaptı. Üniversitede herkes yukarıdan gelen, üniversiteye danışılmadan yapılan atamalardan rahatsızdı. Boğaziçi’nin yaptığı gayriresmi seçimleri diğer üniversiteler de tekrarlamaya başladı. 1992’de seçimle rektör atama sistemi getirildi. 1982 ile bugün arasında çok fark var. O zaman rektör adaylarının tespit edilmesi ve atanmasında YÖK’ün ağırlığı çok fazlaydı. Bugün cumhurbaşkanı daha etkin. Değişik siyasi bir dinamik var, o yüzden işleyişi de farklı olacaktır. Yani 1982’den daha da geri gittik. O günkü cumhurbaşkanlığı makamı ile bugün, o günkü YÖK ile bugünkü YÖK çok farklı. O günkü siyasi irade İhsan Doğramacı’nın ağzına da bakıyordu.”

Ergüder, Açık Radyo’da katıldığı “Açık Bilinç” programında yukarıdakilerin yanı sıra Boğaziçi’nin zamanında YÖK’e nasıl yollarla direndiğini de anekdotlarla anlatıyor.

Boğaziçi, 1992’de fiili olarak halihazırda başlamış olan seçim sisteminin resmileşmesine öncülük etmekle yetinmedi. Gelen yasa, mevcut “atama” yöntemine sadece bir seçim ekliyordu: Seçilen adaylardan altı isim YÖK’e bildiriliyor, YÖK bunlardan üç ismi dilediği sırayla cumhurbaşkanına iletiyor, cumhurbaşkanı da bu üç isimden istediğini atıyordu. Böylece seçimler işlevsizleşiyordu. Boğaziçi’nde ise seçimlerin başladığı ilk yıldan itibaren seçime katılan tüm adaylar birinci gelen isim lehine rektörlük önerisini reddediyor ve cumhurbaşkanına sadece birinci olan ismi bırakıyorlardı.

Erdoğan’ın Boğaziçi’ndeki son seçimden beri delmeye çalıştığı gelenek tam da budur. Eğer son KHK ve seçilmiş rektörün atanmaması durumu 15 Temmuz’a ve Erdoğan’ın Fethullah Gülen cemaatine karşı direnmesine bağlanırsa anlaşılamaz. Rektör seçimlerine müdahale darbe girişiminden çok önce başladı. 399 oyun sadece 40’ını alan Vedat Akgiray, rektörlüğe aday olmaya ve seçilmese de cumhurbaşkanına verilecek isimler arasından çekilmemeye zorlanan bir adaydı. Erdoğan, 2012’de SPK’dan da çekilmeye zorladığı bu adayı istememişti ama yerine daha iyi bir isim bulamadı. Erdoğan bu konudaki krizini çözmek için önce 1982’deki YÖK’ün “atama” düzenlemesini meclise getirtti, ancak önerge bugün Erdoğan ile beraber nefes alan MHP’lilerden bile destek görmedi. Ardından da aynı önerge sembolik 29 Ekim gecesi çıkarılan 676 nolu KHK marifetiyle uygulanmaya başlandı.

Yüksek öğretimde darbe anlamına gelen bu KHK’nın hukuksal olarak Boğaziçi’nin rektör atamasına uygulanmasının mümkün olup olmadığını tartışmak Erdoğan’ın mevcut tarzı ve tavrı göz önüne alındığında lüks kaçtı. Erdoğan, dördüncü ayın sonunda rektör atamasını yaptı. Ancak Erdoğan’ın olası meşruiyet krizlerine karşı elini güçlendirmeye çalışması ve rektör atamasında üniversitede tepkiyi yükseltecek bir isim seçmemesi bile üniversitenin “gayriresmi” tarihinden kaynaklanan gücü hakkında ipucu veriyor.

Gülay Barbarosoğlu ilk seçimi nasıl kazandı?

İkinci dönemi için seçilip atanmayan rektör Gülay Barbarosoğlu’nun ilk dönem seçilmesinde öğrencilerin rolü çok fazladır. Ancak Barbarosoğlu öğrencilerin aktif ama dolaylı olarak (hocalar eliyle) seçilmesine destek olduğu ilk rektör değil. Sabih Tansal’ın ardından seçilen Ayşe Soysal’ın rektör seçilmesinde, rektör seçimlerinden hemen önce yapılan bir eylem çok etkili olmuştu. Munzur’un Delileri adıyla anılan, Munzur çayına baraj yapılmasına karşı çıkan bir grup, üniversitede Ata Holding’in kariyer gününü protesto etmiş, etkinliğin gerçekleştiği saatli binaya “Munzur Özgür Akacak” yazmış ve bina önünde basın açıklaması yapmıştı.

gulaybarbarosoglu

Gülay Barbarosoğlu

Bu eylemin ardından orta kantine giden ve kampüse dağılan katılımcılara ve öğrencilere çevik kuvvet saldırdı. Kantin önünde sandalyelerle barikat kurup yan kapıdan kaçan öğrencileri polis kampüs içinde kovalayarak gözaltına aldı. Mevcut eylemi desteklesin desteklemesin öğrenciler rektörün izniyle ve çağrısıyla üniversiteye polisin girmesine ve öğrencileri gözaltına almasına tepki gösterdiler.

Yaklaşan rektörlük seçimlerinin en güçlü adayı ve o dönemki rektör yardımcısı Şevket Pamuk da öğrencilerle polis arasındaki gerginlikte yanlış bir tavır aldı. Oturma eylemi yapan öğrencileri polisin “okulu yakacaklar” bahanesiyle ablukaya almasına engel olmadı (bina önündeki eylemde bayrak yakılmıştı). Üstelik, öğrencilerden polise kimlik göstererek teker teker çemberden çıkmalarını istedi: Böylece “okuldan olmayanlar” tespit edilecekti.

Bu tavır sonrasında Şevket Pamuk seçimleri kaybederken üniversiteye polis sokmayacağının garantisini veren Ayşe Soysal 2004 yılında rektör seçildi. Soysal sözünde durmakla kalmadı, öğrencilerin isteği doğrultusunda okul girişindeki turnikeleri de iptal etti.

Soysal dönemin kara propagandası nedeniyle (Folklor kulübünün bir gösterisinde kullandığı kostümler “peşmerge kıyafeti” olarak adlandırıldı, üniversite içinde “türbanlı öğrenci” fotoğrafları gazetelere kondu, Ermeniler ve Kürtlerle ilgili etkinlikler üzerinden karalamalar yapıldı) 2008 seçimlerinde rakibinden daha az oy alarak çekildi ve rektörlüğü Kadri Özçaldıran’a bıraktı.

Kadri Özçaldıran, 5 Kasım 2010 tarihinde, dönemin başbakanı Erdoğan’ın üniversitede yapılacak bir açılışa çevik kuvvet ordusu ve sivil polislerle beraber katılmasına boyun eğdi. Güney Meydan’da çevik kuvvetin göz altı yapmasını akademisyenlerin sükuneti ve çabası engelledi. Fen-Edebiyat Fakültesi’ne asılan “Ne Sermaye Ne Devlet” pankartı, üniversite hocalarına “zorla” kestirilerek indirildi. Çevik kuvvet ile öğrenciler arasında Fen-Edebiyat Fakültesi’nde yapılan kovalamaca etkileyici görüntülere sahne oldu.

Bu durum, akademisyenler ve öğrenciler arasında Kadri Özçaldıran’a yönelik ilk büyük tepki olarak düşünülebilir. Açılan yol, bundan neredeyse tam bir yıl sonra, 6 Kasım 2011 tarihinde dönülmez bir yola girdi. Önce Orta Kantin ve sonrasında Çarşı Kantin’deki tadilat ve dönüşüm süreci, yemekhanenin ciddi oranda niteliksiz yemek çıkarması, taşeronlaşma, üniversite mekanlarının kullanım kararlarının alınma biçimi gibi bir çok farklı sebep, çarşı kantine Starbucks şubesinin açılması ile beraber muazzam bir görünürlük kazandı. Starbucks gibi bir şirketin üniversiteye gelmesi, akademisyenler, çalışanlar ve öğrenciler arasında ciddi bir memnuniyetsizlik yarattı. 6 Kasım tarihi, öğrencilerin Starbukcs’ta ilk defa işgalvari bir toplantı yapmasının tarihidir aynı zamanda.

Starbucks Karşı-İşgali yaklaşık 80 gün sürdü. Bu süre içerisinde karşı-işgal alanı üniversitenin kalbinin attığı, politikasının belirlendiği alternatif meclis olma özelliği kazandı. Rektör Kadri Özçaldıran, işgal karşısında ilginç stratejiler izledi; öğrencilere sataşmayı, aba altından soruşturma sopası göstermeyi, hiç olmadı sanki işgal hiç olmamış gibi davranmayı tercih etti. Neyseki işgal süreci içinde gerçekleşen Üniversite Genel Kurulu’na katılan akademisyenler işgal’in taleplerini Kurul’a taşıdı, dinlemeyen rektörü protesto ederek Kurul’u terk etti. Ancak öyle oldu ki Kadri Özçaldıran, yine gayriresmi yollarla öğrencilerle temas kurdu. Öğrenciler rektörlüğün gösterdiği yerde ve “temsilcileri” vasıtasıyla görüşmeyi reddederek “tarafsız bölge” işlevi görecek bir mekanda (Öğrenci Faaliyetleri Binası) forum düzenlemeyi kabul ettiler. Rektör bu forumda öğrencilerin taleplerini dinleyeceğini ifade etti.

O dönem de bu dönem gibi bir rektör ile üniversite mensuplarının tümünün katıldığı ve beş saat süren bir forum yapılması pek de hayal edilecek bir şey değildi. Radikal Gazetesi’ne “Boğaziçi’nde İleri Demokrasi” başlığı ile kapak dahi olan ve muhtemelen Kadri Özçaldıran’ın seçim propagandası olacağı da düşünülen bu forum, esas olarak Starbucks işgalinin bütün enerjisinin toplandığı ve üniversite kamuoyuna dağıtıldığı bir toplantıdır. Güney Kampüsteki kapalı spor salonunda yapılan toplantı, Kadri hocayı neoliberal üniversitenin CEO’suna çevirirken, foruma katılan üniversite mensuplarını tarihsel olarak rektör şahsında bir üniversite sisteminin eleştirisini yapmaya götürmüştür.

Kadri Özçaldıran bu toplantıda çeşitli sözler verdi ise de bunları tutmadı. Hatta tekrar rektör adayı olarak üniversite kamuoyunun karşısına çıktı. Gülay Barbarosoğlu’nun rektör adayı olarak katıldığı 2012 seçimleri, esasında Özçaldıran ile Barbarosoğlu arasında değil, mevcut yönetim zihniyeti ile Starbucks işgalinin ve öğrenci taleplerinin temsil ettiği üniversite iradesi arasında gerçekleşmiştir, diyebiliriz.

Bu süreçte, akademisyenlerin kendi aralarında toplanmaları, kendi özerk örgütlenmelerini geliştirmeleri, bir network oluşturmaları da çok önemli bir gelişmedir. Akademisyenler, sıkça Starbucks’a gönderme yaparlar, öğrenciler bizi bir araya getirdi derler. Muhtemel ki bu yan yana geliş, Gülay Barbarosoğlu’nun seçilmesinde önemli bir etki yaratmıştır. Gülay hoca adaylığı döneminde ve sonrasında da üniversitenin farklı kesimleri ile birebir görüşmeler yaptı, nasıl bir üniversite istenildiğini üniversitenin kendisi ile görüştü. Yalnızca “talepleri toplamadı”, aynı zamanda tartışmaya da açtı, kendisini de farklı kesimleri de bu tartışmalarda aktör olarak yerleştirdi.

Barbarosoğlu’nun rektörlüğünde, “Nasıl bir rektör? Nasıl bir üniversite?” başlığıyla sıralanan talepler bir üniversite inisiyatifinin programı gibi takip edildi, neredeyse tümü uygulandı ya da ruhuna uygun bazı adımlar atıldı. Barbarosoğlu’nun rektör seçilmesinin sebebi de bir anlamda bu ruha uygun davranacağı vaadini vermesiydi.

Barbarosoğlu döneminde üniversite politikası

Gülay Barbarosoğlu, nihayetinde bir rektördür; üniversite bileşenleri tarafından seçilmiş, cumhurbaşkanlığı tarafından atanmış; YÖK’ün verdiği yetki ve sınırlar kapsamında, üniversitelere ayrılan bütçeye bağlı, üniversitenin mevcut yapısı içerisinde hareket kısıt ve kabiliyeti olan bir yönetimi temsil eder. Barbarosoğlu’nun rektörlüğü asla kişisel his ve deneyimler ile değerlendirilmemelidir. Yukarıda çizdiğimiz tablo, Barbarosoğlu’nun tutum ve politikalarını da belirlemiştir. Barbarosoğlu derken esasında “mevcut yönetim” anlayışı ve pratiklerinden bahsetmiş oluyoruz. Barbarosoğlu’nun kişiliği ve iyi niyeti burada konu dışıdır.

Barbarosoğlu yönetimi, üniversiteye tarihsel olarak atfedilen bilimsellik, özeklik, özgürlük ve kamusallık ilkelerini koruma ve savunma çizgisi izledi. Yönetimi geldiği dönemde başlayan Yeni YÖK Yasa Tasarısı tartışmaları, Boğaziçi Üniversitesi’ni ODTÜ ile beraber doğrudan kamusal ve özgür üniversiteyi savunma pozisyonun itti. Bu iki üniversite, kurumsal düzeyde, üniversitenin teslim alınmasına karşı güçlü bir duruş sergiledi.

Daha sonra, Gezi direnişi ile başlayan hava Boğaziçi Üniversitesi’ne de yansıdı. Başından itibaren çeşitli “katılımcı yönetim” biçimleri arayışında olan üniversite bileşenleri, üniversite forumunda bir araya geldi, mevcut yönetim de bu forum’u kurumsal olarak olmasa bile önemli ölçüde tanıdı, yönetim mekanizması içerisinde kurumsal formlar açmaya çalıştı.

Böylece, Barbarosoğlu yönetimi Boğaziçi’nde katılımcı yönetim meselesini politik bir mesele olarak ele aldı, Forum biçiminde ortaya çıkan inisiyatifi tanımayı ve geliştirmeyi de önüne koydu.

Elbette mevcut üniversite yapısının imkan ve sınırlarını görmeden Forum biçiminin imkan ve sınırlarını da göremeyiz. Boğaziçi Üniversitesi Forumu, bu imkan ve sınırları zorlayan, kurumsallaşma ile özerklik arasında amorf bir hat izlemiştir. Farklı uçlara boy vermiş olsa da, genel olarak forumların geri çekilmesi ile beraber, çeşitli hatalı forum yaklaşımları Forum’u bir örgütler arası platforma indirgeyerek tasfiye etti. Bugün forumda inisiyatif sahibi olmanın ölçütü, foruma hakim olmak değil foruma demokratik ve işlevli bir form vermektir. Rektörlük bağlamında gerçekleşen son forum ve forumvari toplantılar bu konuda yapılan yanlışları ortaya serdi. Bu dönemdeki çalışmaların apaçık başarısı forumların kalitesine ve başarısına değil öğrenci ve hocaların kararlı ve sağduyulu tavırlarına dayanıyor. İyi yapılandırılmış bir forum, özellikle öğrencilerin pratiklerini kendiliğindenciliğe terk ederek riske atmanın önüne geçecektir. Tekrar söylemekte fayda var: İyi yapılandırılmış bir forum, bir “yapı” tarafından belirlenen değil demokratik işleyişi güvence altına alan bir forumdur.

Seçilmiş rektör için yapılan çalışmalar üzerine bir değerlendirme

Gayriresmi tarihimizin gösterdiği gibi, Boğaziçi’nde öğrencilerin rektörlük seçimlerinde belirleyici bir gücü vardır. Bu güç, seçilmiş rektörün atanması ve demokratik işleyişin restore edilmesi yönünde umutla ve yerinde kullanıldı. Seçilmiş rektörün atanması durumunda sadece Boğaziçi için değil diğer tüm üniversiteler için de demokrasi yolunda önemli bir kazanım sağlanacak, Erdoğan’ın antidemokratik hamlesi verilen oylar lehine geri püskürtülmüş olacak ve seçimlerin kaldırılmasının anlamsızlığı ortaya konacaktı.bogazici_feat

Seçilmiş rektörün atanması talebiyle çalışma yapmak doğru hamleydi. Zaten bu çalışma yapılırken de atamanın dilediğimiz şekilde yapılmayacağı öngörülüyordu. Bu çalışmanın ilk hedefi üniversitede demokrasiyi savunmak ve savunulur kılmaktı. Rektör ataması gerçekleştikten sonra verilen hızlı refleks biraz da bu çalışma sayesinde mümkün oldu. Bu hedef büyük oranda tamamlandı. Çalışmanın görünmeyen ve dile getirilmeyen ama susuzluğu çekildiği için aslında üniversite dahilinde hissedilen diğer bir hedefi, rektör ataması yapıldıktan sonra da devam edecek olan muhalif programın belirlenmesine katkı sunmaktı.

Çalışmanın eleştirilebilecek yanı Boğaziçi’nin savunulmasının yüksek öğretimin bütününün savunulması anlamına geldiği fark edilse de diğer üniversitelerin ilgisinin ve desteğinin yeterince çekilememesidir. Bunun mevcut baskı rejimiyle de alakası vardır elbette. Çalışma bu bağlamda geliştirilebilseydi rektör atamasına ilişkin tepki diğer üniversitelere de yayılabilirdi.

İkinci eleştiri, rektör ataması gerçekleştikten sonrasına dair yeterince akıl yürütmenin yapılmaması olabilir. Çalışmaya katılanlar ya bu anı görmezden geldi, ya da ileriye kaçarak “Barbarosoğlu atansa da üniversite iradesi tecelli etmeyecek, seçimler ve seçilmiş rektörün atanması geri taleplerdir.” demeyi tercih ettiler. Bu ikinci “teorik” yaklaşım sıklıkla yapılan bir hatayı temsil ediyor: bugünkü gerçekliğe uymuyor olsa da “hakikate”, “doğruya” referans vererek bugünü politikasız, hareketsiz bırakmak. Nitekim seçimler olmasın, pazarlık yapılmasın, atama hiç olmasın diyen “ilkeli” tutum bugün sadece iyi niyet ifade ediyor. Bu iyi niyetin cehenneme giden yola döşenen taşların harcında bulunduğu sıklıkla söylenir.

Üçüncü ve en önemli eleştiri şu olabilir: Öğrenciler ve üniversiteler için politik programı taşıyacak öznenin kurulması konusunda atılması gereken adımlar atılmadı. Tam tersine, “kitleye” yeterince güvenmeyen ve faaliyetleri kolektif biçimde düzenlemektense bir grubun “önerisi” şeklinde yumuşatarak da olsa belirlemeyi seçen bir “merkez” üretildi. Öğrenci “kitlesi” elbette böylesi bir kriz döneminde yönlendirici bir “merkezin” varlığını dert etmeyecektir. Aksine, zaten zorlu bir dönemde ne yapılacağını söyleyen birilerinin olması işleri kolaylaştırır. Ne var ki, bu durum öğrenci “kitlesinin” söylenene uyacağı anlamına gelmiyor. Oluşmasına dahil olmadığı kararlar insanları sorumsuzluğa iter. Yükselen beklenti de özne pozisyonunu dolduran gruplar üzerinde taşınması zor bir yük oluşturur. Bu garip ilişkiye rağmen herhangi bir grup öğrenciler üzerinde “iktidar sahibi” olamayacaktır. Kriz artık kriz olmaktan çıktığında, kriz koşulları ortadan kalkmasa bile “çürüdüğünde”, yönlendirildiği varsayılan “kitle” tümüyle kaybedilir, özne boşluğunu dolduran yaklaşım da hızla kısmileşir. Her ne kadar çok eğlenceli ve çekici görünse de çemberimize kimse girmeye çalışmaz. Bunun tek panzehiri, oluşan özne boşluğunu kendi ile doldurmak değil, bu boşluğu kullanan bir yapının (forum veya herhangi bir özörgütlenme) kurulmasına emek vermek olabilir.

Tarihsel fırsat mı?

İyi değerlendirilemeyen uzunca bir dönemden sonra, üniversite muhalefetinin programı 12 Eylül sonrasının “özerk-demokratik üniversite” talebine geri çekilmiştir. Ama durum çok daha kötü. Üniversitelerin ve yüksek öğretimin gittikçe çürüyeceği öngörülebilir; elbette tüm öğretim sistemiyle birlikte. Ama bu çürümenin içinde bizi özerk-demokratik üniversitenin ötesine taşıyabilecek bir umut da var.

Bugün üniversite politikasını belirleyen YÖK gibi ikinci bir güç bile yok, üniversite doğrudan Erdoğan tarafından şekillendiriliyor. Sadece seçimleri kaldırarak üniversite özerkliğinin ve demokrasinin sembolik varlığını bile ortadan kaldırmakla kalmıyor Erdoğan. Üniversitelerde hukuki yollara bile başvurulmadan çok yoğun bir tasfiye yaşanıyor. Üniversitelerden çıkartılan nüfus, düpedüz geçim sıkıntısı çekiyor. Bir tür “işten atma rejimi” tesis ediliyor. Bu durum öncelikle üniversitenin “cübbeli” halini, hocaların başındaki haleyi ortadan kaldırıyor, “katı olan her şey buharlaşıyor”. Üniversite hocalarının son zamanlarda sık sık cübbelerle protesto gösterileri yapmaları, bir nevi cübbeyi geri kazanma çabasını ifade ediyor.

Cübbenin işlevi, üniversite hocasının toplumsal konular üzerine söylediği sözlerin ciddiye alınmasını sağlamaktı. Cübbenin saygınlığı barış, kürt sorunu ve benzeri konular hakkında görece daha rahat şekilde hegemonik dilin dışına çıkabilmeyi sağlıyordu. Üniversite hocası, siyasetçiden farklı olarak kendi çıkarı için konuşmaz, hakikati ifade ederdi. Erdoğan rejiminin ve neoliberalizmin akademiye dair pratik olarak ortadan kaldırdığı şey bu inançtır. Barış için Akademisyenler’in bildirisi ve devletin akademisyenlere saldırısı, akademisyenler için bu yıkımı bir deneyim haline getirdi. Buna karşı, hem bilimsel üretimi garanti altına alacak hem de akademisyenleri geçim derdinden kurtaracak yeni bir “üniversite” yapılanmasına ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç, devlet veya sermaye tarafından karşılanmayacak: akademisyenlerin ve mevcut üniversite mensuplarının dayanışmasından başka bir yol yok.

Her kriz, hem bir restorasyon hem de yenilenme imkanları açar. Nasıl aynı nehirde iki defa yıkanamazsak, restorasyon da eskinin geri gelmesinden ibaret olamaz. Özerk demokratik üniversitenin bildiğimiz görüngülerinden biri olan rektör seçiminin geri gelmesi ancak yeni bir hamleyle, üniversitelerde seçimi de gereksizleştirecek yeni bir akademik form ve akademik toplum vaadiyle mümkün olabilir. Bugün bu hamle akademi içindeki öznesini aramaktadır. Bu özne, üniversite mensuplarının birlikte, ayrı ayrı, çatışmalı ve ittifaklı mücadeleleriyle şekillenecektir.

Bu söylediklerimize bir örnek teşkil etsin diye Boğaziçi’ndeki son duruma bakarsak, bu “çatışmalılığı” derin bir şekilde yaşayacağımız öngörebiliriz. İlk ve en derin çatışma, atanmış rektör karşısında alınacak tutumdur. Atanmış rektör üniversite kamuoyuna seçilmiş rektörün vasisi olarak sunuluyor. Şu ana kadar yaptığı açıklamalar da üniversitede hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair güvence vermeye çalışmak yönünde oldu. Üstelik atanmış rektörün istifa etmesi ve yerine “daha iyi” ve “Boğaziçili” birinin gelmemesi ihtimali üniversite için bir risk olarak belirebilir. Çünkü seçim sistemi için verilen mücadelenin ilk raundu zaten kaybedilmiştir. Bu noktada bu kaybın “vuruşa vuruşa” verilmesinin değerini yakın zamanda görebiliriz, yani ağıt gerekmiyor. Ancak bu durumun bir başka sonucu da bugüne kadar yekvücut görünen mücadelenin bölünmesidir. En azından atanmış rektörü tanımak ve tanımamak açısından iki yaklaşımın ortaya çıkacağını öngörmek gerekiyor. Bu bölünme sağlıksız değildir, korkulacak bir şey de değildir. Antagonistik bile değildir: iki eğilim birbirini yok etmeye çabalamaz. Hatta diyalektiktir: iki yaklaşımın da birbirine ihtiyacı vardır.

Bu bölünmeyi ve olası başka bölünmeleri sağlıklı bir şekilde mücadelenin parçası kılmanın yolu, Boğaziçi’ni ve her üniversiteyi özgür alanlarla yeniden yeniden bölmektir. Geçmişten farklı olarak akademik özerklik ve demokrasiyi kamu idaresinden talep etmek mümkün değildir: Bu talep ancak bu talebi öncelikle bir fikir olarak taşıyacak sonra da doğrudan pratiklerle gerçek kılacak özne pozisyonları aracılığıyla karşılanabilir. Bugün devletin “ben kamuyum” dediği her noktada, kamu olmaya talip olmak, dahası kamu olma görevini icra etmek gerekir. Yani isteyen ve yapan aynı özne olacaktır.

Kaynak: Gayriresmi Boğaziçi