Üzerinden çok zaman geçti, ama hâlâ konuşulmayı hak ediyor. Nuri Bilge Ceylan’ın 2011 yılında Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü kazanan altıncı uzun metrajlı filmi Bir Zamanlar Anadolu’da (2011), yönetmenin en çok izlenen ve yorumlanan filmlerinden biri oldu. Ercan Kesal, Ebru Ceylan ve Nuri Bilge Ceylan’ın elinden çıkan ve gerçek bir hikâyeden esinlenen senaryosuyla ücra bir Anadolu kasabasındaki cinayet soruşturmasını konu edinen film, bugüne dek yaygın biçimde “taşra”, “bürokrasi” ve “otopsi” kavramları üzerinden, daha çok da “bozkır sosyolojisi” ekseninde okundu.

Sıradan bir hadiseden incelikli ayrıntılarla örülmüş iki buçuk saatlik epik bir seyirliğe dönüşen film, farklı okumalara olanak tanıyan yapısıyla elbette bu temaların hepsine enikonu dokunuyordu. Üstelik dört başı mamur tekil gerçeklikler yerine gerçeklik fragmanlarını tercih ediyor, neredeyse baştan merak uyandıracak her şeyi kadrajın dışında bırakıyor ve yönetmenin önceki filmlerine kıyasla önemli ölçüde “kalabalık” ve “konuşkan” bir film olmasına rağmen kolaycılığa pek izin vermiyordu. Ne var ki, filmin senaristlerinden Ercan Kesal filmin fikir aşamasında olduğu ilk günden film setinin son gününe dek tuttuğu ve Evvel Zaman adıyla yayımladığı güncesinde senaryonun temel hedeflerini şöyle sıralamıştı:

“İnsanın toplumsal bir varlık olarak bilinmeyen ve görünmeyen yüzünü göstermeli, onun sürekli güç talebini açığa çıkarmalı ve aslında cinayetin kimsenin umurunda olmadığını ortaya koymalıydık. Hayat, ölüm, iktidar, ihanet meselelerimizin hiç bitmediğini ve bitmeyeceğini, sevgi ve nefret duygularının gücünü, cinayetin etrafında akıp giden gündelik hayat ilişkilerini, insanın yine de her durumda ümit etme yeteneğini kaybetmeyişini, doktorun, komiserin ve şoförün katille olan ilişkileri üzerinden herkesin kendi hikâyesinin peşinden koşuyor oluşunu, günlük hayatın en fark edilmeyen ayrıntılarını, herkesin bu cinayete bilerek ya da bilmeyerek katkıda bulunmasını, ama her şeye rağmen hâlâ inanmak isteğimizi ve içimizdeki o tuhaf karanlığı anlatmalıydık…

Senaryosu hem Kesal’ın kitabında hem de yönetmenin kaleminden çıkan Bir Zamanlar Anadolu’da: Kurgu Günlüğü’nde görüleceği üzere çekimlerde ve kurguda önemli ölçüde değişmiş olsa da, film insanın “sürekli güç talebini” başından sonuna anlatının merkezinde tutuyordu. Anlatının temel dinamiğini oluşturan bu merkezî “iktidar” temasını her seferinde senaryonun farklı araçlarıyla katmanlandırıyordu. Filmin gerilimini sağlayan ne taşranın sıkıntısı, ne bürokrasinin açmazları, ne de otopsinin simgeselliğiydi. Film boyunca odaktaymış gibi görünen cinayet vakasının etrafında biçimlenen, mikro düzeydeki patolojik iktidar ilişkileriydi. Aynı hikâyede kendine yer bulan taşra, bürokrasi ve otopsi temaları da bu iktidar ilişkilerinin daha görünür hâle gelmesine hizmet etmekle yükümlüydü.

Bütün film, aslında iktidarın (veya iktidar yanılgısının) devir teslim merasiminden ibaretti. Tüm karakterlerin ezme-ezilme yarışlarını, devamlı olarak rakip gördüklerini küçük düşürme sevdalarını, otoriteye tehdit savurma meraklarını, içlerini kavuran sıkıntıyla baş etme yöntemlerini, cinayetin nasıl kimsenin umurunda olmadığını, otoritenin önünde boyun eğmek zorunda kaldıklarında nasıl öfkeden kudurduklarını veya acıyla kıvrandıklarını ancak karakterlerin iktidarla kurdukları ilişkiler sayesinde anlayabiliyorduk.

Bir-Zamanlar-Anadoluda_kenan

O hâlde hatırlayalım. Katil var, ceset yok. Cesedin nerede olduğunu yalnızca Katil Kenan biliyor, ama henüz hatırlamıyor veya hatırlamıyormuş gibi yapıyor. Karakolda yaptığı sorgudan hareketle herkesi yollara düşüren Komiser Naci yetkiyi elinde tutuyormuş gibi görünse de iktidarın asıl sahibi Kenan. Üstelik bir abide gibi susuyor, etrafındakileri suskunluğuyla “eziyor”, sahip olduğu bilgiyi paylaşmadıkça işler yolunda. Komiser Naci iktidarının tehdit altında olduğunun, dahası Savcı Nusret’e hesap vermek zorunda kalacağının farkında. Polis memuru İzzet’e hakiki manda yoğurdu hakkında diklenmesi, Savcı Nusret’e ilişkin prostat şüphesini ısrarla Doktor Cemal’e sorması boşuna değil. Var olduğunu, cesedi arama işlemi sırasında esas yetkinin kendinde olduğunu hatırlatma çabasıyla, herkes gibi dişine göre rakipler seçiyor.

Cesedi nereye gömdüğünü hatırlamayan ve bozkırı neredeyse sonsuz bir çöle çeviren katil, bürokrasinin “yetkili” neferlerini parmağında oynatırken, iktidar bağlamında insan-doğa çelişkisinin teşhirine de yardımcı olur: Geniş plan, arabaların farları, çeşme başı, yakın plan, ceset bulunamadı, aramaya devam.

Ceset hâlâ bulunamadı, herkes yorgun. Muhtarın evine dinlenmeye ve yemek yemeye gidilecek. Savcı Nusret’in Doktor Cemal’e caka satmak için veya laf olsun diye açtığı sohbet uzayacak. Şoförlerin, Arap Ali ile Tevfik’in arasında yol konusunda bir atışma. Herkes rakibini tanıyor, bilginin iktidarı (yoksa iktidarın bilgisi mi?). Topluca yenen tuhaf yemekten sonra muhtarın karanlıkta çay dağıtan kızı mutlak görünen masumiyeti ve güzelliğiyle anlatının düğümünü çözdü. Kenan, öldürdüğü adamı hayalinde yanı başında gördü, çözüldü. Cesedin yerini Komiser Naci’yle paylaşıp iktidarını ona devretti. Komiserin kendine güveni yerine geldi. Keyiften bir sigara yaktı, daha önce sigara içmesine izin vermediği Katil Kenan’a bile ikram etti. Ama bu durum uzun sürmeyecek, biliyor.

Bir-Zamanlar-Anadoluda_muhtarinkizi

Ceset bulundu. Komiser Naci, kısa süreliğine tek başına elinde tuttuğu iktidarı birazdan Savcı Nusret’e teslim edecek. Bu yüzden performatif bir histeri kriziyle cesedi domuz bağıyla bağlayıp gömen Katil Kenan’a insanlık dersi vermeye kalkışacak: “Oğlum, öldürdünüz. Böyle niye bağladınız peki lan? Ölüye de mi saygınız yok?” Savcı soğukkanlı, artık bütün yetkinin kendisine geçtiğinin farkında, oyunun tek hâkimi. Komiser Naci’yi sakinleştirmek de ona düştü. Tespit tutanağını yazdırırken, jandarma komutanı da daha önceki “mücavir alan” (yetki benim mi, yoksa Komiser Naci’nin mi olacak?) tartışmasından sonra varlığını yeniden göstermeyi deneyecek ve otoritesine müdahale edilen Savcı Nusret’i öfkelendirecek. Komiser Naci sakinleşmiş değil, iktidarını kaybetmenin acısını Arap Ali’nin yanında Savcı’dan çıkaracak: “Şahlandı seninki. Sabaha kadar biz uğraşalım, halayı sen çek. Halaybaşı olacaksın Arap, bu dünyada halaybaşı olacaksın.” Pirincin taşını ayıklayacak Savcı Nusret bütün keyfiyle tutanağı yazdırıyor, etrafa emirler yağdırıyor, şaka (Clark Gable) yapmaya bile vakit buluyor. Ceset torbasını unutanları herkesin önünde azarlıyor. Ceset torbası konusunda Şoför Tevfik ile Kâtip Abidin’in atışması ise ikinci düzeyde, daha doğrusu asıl savaşın arka planında bir yetki kavgası.

Bir-Zamanlar-Anadoluda_savci

Kadrajın dışında kalan cinayet ve dolayısıyla ceset (toprağın altından çıkarıldığı sahnedeki kısa görüntü bir kenara, yüzünü yalnızca katilin hayalinde görebiliriz), kadrajın içine müdahale eder: Hakikat uzakta değil, burnumuzun dibinde.

Sıra geldi otopsiye. Doktor iktidarı devralacak, biliyor, kendine güveni yerinde, Savcı Nusret’le otopsi odasının hazırlanmasını bekliyor. Savcı Nusret, otoritesini devretmeden Doktor Cemal’i küçük düşürmenin peşinde: “Ya doktor, ne adamsın ya! Şu yaşıma geldim senin kadar pireli adam görmedim.” Çok geçmeden kendi kazdığı kuyuya düşecek. Doktor Cemal, Savcı Nusret’in sözünü ettiği esrarengiz ölümü kurcalamaya devam ediyor, ısrarla üstüne gidiyor. Savcı Nusret, karısının ölümüne sebep olduğu gerçeğiyle yüzleşip iktidarını devretmeden, otopsiye geçmeden çözüldü. “Ya doktor, bir insan bir başkasını cezalandırmak için hakikaten kendini öldürebilir mi?” Top artık Doktor Cemal’de, oyunu o kuracak. Cesedin boğazında toprağa rastlayan ve iktidarını tehdit eden Otopsi Teknisyeni Şakir’i bile tanımayacak. Biraz iktidar uğruna umurunda olmayan cinayete ortak bile olacak.

Bir-Zamanlar-Anadoluda_doktor

Herkes sırasını savdıkça, hatta daha oyun başlamadan oyunun dışında kaldığını biliyor. Ama kendi yarasını başkalarının üzerine basarak sarabileceğine dair bir heyecanla oyuna katılıyor ve her seferinde oyundan eli boş çıkıyor. Sükûnetle etrafını gözlemleyen, küçücük ayrıntılarda kısa süreli aydınlanma anları yaşayan, aynada kendine bakmayı deneyen Doktor Cemal, bu tuhaf karanlığa bakma cesaretini gösterebilecekmiş görünüyor, ama o da başaramıyor. Ölüm, iktidar arzusunu yeniyor.

Doktorun suratına sıçrayan kan ise ağaçtan düşüp metrelerce yuvarlanan elma sahnesiyle yakın akraba sayılabilecek bir tür memento mori: Ölüm, herkesi eşitler.

Bir-Zamanlar-Anadoluda_katilinoglu

Bütün senaryo devinimini iktidarın durmadan birinden ötekine geçmesiyle sağlayan Bir Zamanlar Anadolu’da, bu geçici iktidarın sahiplerinin paylaştığı bildiğimiz bir karanlığa güçlü bir ışık tutuyor. Üstelik buna izleyicisini de ortak ediyor. Rahatsız edici ve gülünç diyaloglarını, mistik ve alelade sahnelerini “iktidar” kavramının farklı görünümleriyle bir arada tutmayı beceriyor, insan-kültür-doğa arasındaki çelişkileri de yine bu kavramın çağrışımlarıyla açıklıyor. Bozkırın ortasında ve bürokrasinin sarmalında yoksunlaşan “erkekler” kendileriyle yüzleşme cesaretini göstermek bir yana, gündelik hayat pratiklerinde giderek işlevsizleşiyorlar. Dahası, hepsi de az çok farkında olduğu çürümüşlükten mecbur oldukları kadını sorumlu tutuyor. “Nerede bir karışıklık görürsen, kadına bakacaksın” veya “Kadınlar çok acımasız olabiliyor doktor.” Bu da başka bir yazının konusu olsun.