Bazen okunacak tüm kitaplar bitmiş gibi, önceden okuduğunuz bir kitabın sayfalarını karıştırdığınız veya baştan sona okuduğunuz oluyor mu? Müzik, kitap veya film, fark etmez. Hoşumuza giden ve yineleme şansımız olan eserlerle karşılaşmalarımızı tekrarladıkça öğrendiklerimiz sanki daha bir yerleşiyor, büyüyor, hatta değişime uğruyor.

Müzik biraz daha ayrı bir konu. Bir albümü sadece bir kere dinleyip bir daha yüzüne bakmıyorsak, muhtemelen bizde uyandırdığı kayda değer bir his olmamıştır. Ama filmler ve kitaplar için aynı şey geçerli olmayabilir. Birçok kişi tarafından çok sevdiği bir filme veya kitaba dönmek ortada keşfedilmeyi bekleyen bunca yeni eser varken zaman kaybı olarak görülebiliyor. Peki gerçekten öyle mi?

Bazen hayalimizdeki yolculuğun tadını tekrar yakalamak için dönüyoruz eserlere. Bazen de hatırlamak istiyoruz, zamanında ilk karşı karşıya geldiğimizde neler düşündüğümüzü, neler hissettiğimizi. O zaman bizde uyandırdıklarıyla şimdikileri karşılaştırmak, farklı duygularla tekrar tecrübe etmek ve yeni bir lezzet bulmak istiyoruz belki.

2012 yılında yapılan bir araştırmaya göre (Cristel Russell ve Sydney Levy, 2012*), insanların okudukları kitapların, izledikleri filmlerin ve daha önce gezdiği yerlerin kapısını tekrar aralamalarındaki en büyük etken kendine ve esere dair bilinçli bir arayışa ve yolculuğa çıkma isteği.

Farklı çevrelerden ve yaş gruplarından 23 kişiyle yapılan ve yinelenen hedonik tecrübelere odaklı ayrıntılı görüşmeler sonucunda araştırmacılar şu karara varmış: “Tekrar tecrübe etmek insanın kendine aynı lensten ama farklı gözlerle bakmasını sağlamak için bir araç ve terapötik faydalar sunuyor.“Elbette, kişi bunu bilinçli bir şekilde yapıyorsa.

Russell ve Levy, çalışmalarında sanata dair tekrarlamaların önemli bir fonksiyonunun sanat aracılığıyla hem izleyicinin geçmiş tecrübe ve anılarını çağrıştırmak hem de geleceğe doğru yineleme ve devamlılık beklentilerini tespit etmek olduğunun altını çiziyor.

Çalışmada, tekrar deneyimlenen obje aracılığıyla insanın duygusal algısını geliştirdiği ve geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki bağlar ile zamana ve kendi düşünce sistemlerine dair aktif bir algı yaratabilmesine imkân bulduğu vurgulanıyor. Tüketiciler, bir eser ile ilgili hem daha zengin ve derin bir anlayışa sahip olurken aynı zamanda kendilerine ve kendi gelişimlerine, büyümelerine dair de bir farkındalık kazanıyorlar. Bunu da tekrar tecrübe ederken kendimize yansıttığımız bir kitap, film ya da mekân aracılığıyla yapabiliyoruz.

Araştırmada yüzyıldan fazla zaman önce “saf tecrübe” konusunda yazan William James’in (1906) bulgusuna da değiniliyor: “Aslında hem geleceğe yönelik hem de geriye dönük yaşıyoruz”. Bu bağlamda tekrarlanan tüketim tecrübeleri bireylere geçmiş tecrübeleriyle şu anki ve geleceğe dair yönelimleri arasında bir köprü kurma şansı veriyor. Araştırmacılar buldukları sonucun Deleuze’ün tekrarın değerine dair vurguladığıyla da örtüştüğünü düşünüyor: “Tekrarlamanın paradoksu onu tecrübe eden akla sunduğu bir değişiklik veya fark”tan ileri geliyor.

Bu, Heraklitos’un “aynı nehirde iki kere yıkanamazsın” sözüyle kastettiğinden pek farklı değil gibi. Ne nehir ne de biz aynı kalıyoruz, değişiyoruz. Tecrübe ettiklerimizi yinelediğimizde de aslında ikinci, üçüncü deneyimlerle öncekiler arasında farklılıklar yakalamak kaçınılmaz. İlk sefer göremediklerimizi görebiliyor ve bazen bir eserden daha fazla büyülendiğimizi farkedebiliyoruz.

Russell ve Levy’e göre, çalışmanın sonuçları Heidegger’in görüşünü de destekler nitelikte. Tekrarlamak kişinin geçmişini anlamasına olanak veriyor.

Yani bu çalışmaya göre bunca yenilik arasında bir zaman sonra dönüp aynı kitapları karıştıranların ya da aynı filmleri izleyenlerin içini ferahlatalım: bu geri dönüş garip değil, hatta belleğimiz ve benliğimiz için sağlıklı görülen bir yolculuk ve arayış –ve araştırmacılar tarafından bir geri dönüşten çok yeni bir “olma” hali gibi yorumlanıyor.

Bana öyle görünüyor ki, tekrarlamayı seçtiklerimiz etkilerini tekrar tekrar hissetmek ya da hatırlamak istediğimiz tecrübeler. Bu bir roman, film ya da müzik albümü veya tek bir parça olsun, ya da tekrar tekrar ziyaret ettiğimiz bir şehir; yinelemek belki de bir eserin veya mekanın hayatımızda bıraktığı etkiyi tek bir seferden daha kalıcı bir hale getirmek çabası.

Kimi zaman da seyrederken ya da okurken hoşumuza gittiğini hatırladığımız ama sahi sonunda ne oluyordu gibi saf bir merakla, neredeyse sıfırdan gözlerimizi açıp izlemek veya okumak için filmler ve kitaplarla tekrar buluşabiliyoruz. Ya da David Lynch filmlerinin birçoğunda ama özellikle Kayıp Otoban’da olduğu gibi “bak, bu sefer çözeceğim ne olduğunu” gayretiyle başına oturuyoruz bazı filmlerin. Veya aynı bölümlerini defalarca ve hâlâ gülerek izlediğimiz Seinfeld, Friends ya da Two and a Half Man gibi dizileri tekrar tekrar izleyebiliyoruz.

Algılarımız açık olduğunda aslında kitaplar, filmler, diziler insana ne düşündüğünü, ne hissettiğini ve kendini anlama olanağı tanıyor. Yazarların bazıları kitabı yazma sürecinin de onlara kendi hislerini ve düşüncelerini keşfetme konusunda benzer şekilde yol gösterdiğini söylüyor.

Mesela, ünlü romanı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği‘nin** arka yüzünde Milan Kundera şöyle bir yorumda bulunur: ”Romanlarımdaki kişiler kendime ilişkin gerçekleşmemiş olabilirliklerdir… Her biri benim ancak kenarında dolaştığım bir sınırı aşmıştır… Çünkü romanın sorguladığı sır o sınırın ötesinde başlar. Roman yazarın itirafları değildir, bir tuzak haline gelmiş dünyamızda yaşanan insan hayatının araştırılmasıdır…”

Kundera’nın romanında, yukarıda bahsettiğim araştırmanın konusuna paralel ilginç bir yaklaşım da yakalamak mümkün. Kitapta önemli bir yeri olan “Bir kere olan hiç olmamış sayılır” anlamına gelen ünlü Alman deyişi “Einmal ist keinmal” tam da bu “yineleme” konusunda bir şeyler söylüyor. Bu ifadeyi kitaplara uyarlarsak, aslında bir kere okuduğumuz kitabı okumuş da sayılamayız. Kundera, biraz daha öteye gidip romanında bu deyişten yola çıkarak hayata dair bir paradoks gördüğünü düşündürür bize:

Einmal ist keinmal, diyor Tomas kendi kendine. Sadece bir kere olan şey, diyor Alman özdeyişi, hiç olmamış sayılır. Yaşanacak bir tek hayatımız varsa eğer, onu hiç yaşamamış da olabiliriz, çok fark etmez.”

Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenle de ne istediğimizi bilemeyiz.

Kaynaklar
* Cristel Antonia Russell and Sidney J. Levy: “The Temporal and Focal Dynamics of Volitional Reconsumption: A Phenomenological Investigation of Repeated Hedonic Experiences, Journal of Consumer Research, Vol. 39, No. 2 (August 2012), pp. 341-359
** Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, İletişim Yayınları (2012)