66. Berlin Film Festivali’nin açılışını yapan Coen Kardeşler’in yeni filmi Yüce Sezar (Hail, Caesar!), önümüzdeki ay İstanbul Film Festivali aracılığıyla da Türkiye’de izleyiciyle buluşacak. Hollywood’un Altın Çağı’na bir saygı duruşu olarak nitelendirilebilecek film gerek hikâyesi gerekse çağrıştırdıklarıyla bol kahkahalı bir deneyim vaat ediyor. Müsaadenizle, Berlinale’nin ilk günündeki basın gösteriminde izlediğim film hakkında birkaç söz söylemek isterim.

Yüce Sezar‘da Eddie Mannix (Josh Brolin) adındaki bir “fixer” (problem çözücü) aracılığıyla bağlanan bir bağımsız hikâyeler bütününü takip ettiğimizi söyleyebiliriz. Hatta filmin ABD’deki vasat gişe performansını, fragmanından gelen “George Clooney kaçırılınca herkes birleşip onu kurtarmaya çalışır” beklentisinden farklı bir yönde ilerlemesiyle açıklayanlar var. Hollywood’daki bir stüdyo tarafından eş zamanlı çekildiğini gördüğümüz filmlerde ortaya çıkan sorunlarla tek tek ilgilenen ve onları çözmek için akla zarar yöntemler deneyen Mannix, filmin kalabalık kastını oluşturan renkli karakterle tanışmamıza da aracı oluyor. Eddie Mannix 50’ler Hollywood’undan gerçek biri olsa da pek hoş hatırlanmadığından olsa gerek, Berlinale’deki basın toplantısında filmin referanslarıyla ilgili konuşan Joel Coen’in belirttiği gibi filmde “gerçek karakteriyle değil, problem çözücü figürüyle” yer alıyor.

Filmin diğer karakterleri de gerçek kişilere ve olaylara kimi zaman açık, kimi zaman daha ince göndermeler taşıyor. O kadar ki bazen kendinizi aşırı okuma yaparken yakalayabiliyorsunuz. Stüdyonun yarım akıllı yıldızı Baird Whitlock’u canlandıran George Clooney, basın toplantısında yaptığı şakayla hatırlattığı gibi Coen Kardeşler için ilk defa “aptal”ı oynamıyor: “Bugüne kadar bana hep mankafaları oynattılar, ama bu kadar salak olacağımı bilmiyordum. ‘Seni düşünerek yazdık’ dedikleri zaman bozuluyorum. Eğer bugüne kadar Coen Kardeşler’le ilgili iyi bir şey söylediysem kesin sarhoştum.” Gerçekten Whitlock’un özellikle Mannix’e diyalektikten bahsettiği sahnede (muhtemelen bir kısmı da doğaçlama olan şeyler söylerken) öyle bir hali var ki Clooney’nin bugüne kadar Coen’ler için oynadığı bütün “mankafa”ların önüne geçiyor.

DeeAnna Moran (Scarlett Johansson) karakteri yer aldığı filmle Million Dollar Mermaid‘deki Esther Williams’ı hatırlatırken, Eddie Mannix’in çözdüğü sorunuyla Loretta Young’ı hatırlatıyor. İddiaya göre Clark Gable’dan hamile kalan Loretta Young’ın bu durumunu örtbas etmek için tıpkı filmdeki gibi bir formül (sürpriz gelişmeleri ele vermemek için ayrıntıya girmiyorum) bulunuyor. Basın toplantısında Joel Coen’in belirttiğine göre filmde gerçekten esinlenilmiş tek ayrıntı bu, ama biz yine de biraz daha deşelim.

george-clooney-gets-kidnapped

DeeAnn Moran’a yardımcı olan “profesyonel kişi” Joseph Silverman (Johan Hill) hakkında verilen bir bilgi, bize bir kez daha Clark Gable’ı hatırlatıyor. Mannix, Silverman’ın bir yayaya çarpan film yıldızını kurtarmak için şoförün kendisi olduğunu söyleyerek üç ay hapis yattığını anlatırken akıllara arabasıyla benzer bir şekilde birine çarpan Clark Gable yerine suçu üstlenen adı bilinmeyen bir MGM yöneticisi olduğu iddiası geliyor. Anchors Aweigh‘de Gene Kelly’nin yaptığına benzer bir dansla karşımıza çıkan Burt Gurney (Channing Tatum) ise filmi o kadar Coen Kardeşler damgalı bir noktada bitiriyor ki önceki sahnelerinin neredeyse hiçbir önemi kalmıyor.

Filmin Baird Whitlock hikâyesini müteakiben karşımıza çıkan komünist yazar grubu, HUAC (Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi) tarafından olası komünist bağları hakkında sorgulanan ve kara listeye alınan Hollywood Ten‘i (Hollywood Onu) akıllara getiriyor. O gruptan biri olan Dalton Trumbo’nun hikâyesinin geçtiğimiz yıl sinemaya uyarlandığını ve Trumbo rolündeki Bryan Cranston’ın En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ına aday olduğunu hatırlatayım. Yüce Sezar ise her konuyu olduğu gibi bunu da katıksız bir mizahla ele alıyor. Hem adı hem de görüşleriyle filozof Herbert Marcuse’u çağrıştıran Prof. Marcuse’un marksizm üzerine konuşmasını dinlerken havlayan köpeklerini “Engels!” diye çağıran bir grup bu. Bu denli bariz göndermelerden verdiğim örnekler kaba bir yaklaşım olduğunu düşündürmesin, yapılan esprilerin çoğu konuyla ilgili gerçekten bilgi sahibi olmayan birinden çıkamayacak kadar incelikli. Filmin en komik yerlerinden biri olan Eddie Mannix’in çekilecek filmlerinin dini içeriğiyle ilgili bir Katolik, bir Ortodoks ve bir Protestan papaz ile bir hahamın görüşlerini aldığı sahnede de benzer bir yaklaşım görmek mümkün.

B-western’lerden büyük bir drama filmine terfi eden yeteneksiz oyuncu Hobie Doyle (Alden Ehrenreich) ve ondan bir türlü istediği performansı alamayan auteur Laurence Laurentz (Ralph Fiennes) ile birbirleriyle olan rekabetlerinde öne fırlamalarını sağlayacak dişe dokunur bir tabloid haberi malzemesi bulmaya çalışan ikizler Thora ve Thessaly Thacker (Tilda Swinton), Eddie Mannix’in uğraştığı diğer sorunların kaynağı. Kostüm tasarımcısı Mary Zophres’in, özellikle Tilda Swinton’ın karakterleriyle kendi deyimiyle adeta bir “mini-film” yarattığını belirtmek lazım. Bütün bu renkli karakterler cümbüşü ve ünlü oyunculardan gelen cameo-vari performanslar, zaman zaman bir Wes Anderson filmi izliyormuşsunuz izlenimi veriyor. Coen Kardeşler, kendilerine özgü kara mizaha başvurmadan duramıyor ve hiçbir düşüncenin ve ideolojinin güvende olmadığı bu eğlenceli yapıyı kuruyor. Giren her karaktere seyirciyi kahkahalara sürükleyecek en az bir an tanınmış, film içindeki filmler hem bir parodi hem de bir saygı duruşu niteliğinde ve bütün bu pastiş çok iyi işliyor. Efsanevi görüntü yönetmeni Roger Deakins dönemin farklı türden filmlerinin görsellerini, bir araya geldiklerinde uyumlu bir bütün oluşturabilecek şekilde yakalamayı başarıyor.

Günün sonunda Coen Kardeşler’in söylemek istediği şu: İdeolojilerin ve dinlerin yorumları değişebilir, belki gün gelir hepsi unutulur ya da tamamen yok olur. Ancak sinema baki kalır.  Laurence Laurentz’in Hobie Doyle’a bir türlü söyletmeyi başaramadığı cümledeki gibi: Would that it were so simple (Keşke bu kadar basit olsa).