Zamanını hatırlamıyorum. Muhtemelen Mahsun Kırmızıgül ile Özcan Deniz’in küçük anlaşmazlıklar nedeniyle fraksiyonlara bölündüğü dönemlerdi. 23 Nisan Çocuk Bayramı’ndan bir gün önce, aynanın karşısında ablamın fırça tarağıyla saçlarımı Özcan Deniz’e benzetmeye çabalayarak, fırçanın saç derisinde yarattığı tahribatı düşünmeden bastım bir avuç jöleyi saçlarıma. Heyecanlıydım. Bir sonraki gün, 23 Nisan şenliğindeki zeybek oyununda efelerden biri olacaktım. İyi görünmem lazımdı, çünkü Pakize bana bakacaktı. Pakize… Okulun en güzel kızı olmasa da muhtemelen ikinci en güzel kızıydı. Adı Pakize olmasaydı, Cansu, Eda veya Ebru olsaydı kesin okulun en güzel kızı olurdu. Kıvrak bir efe dönüşüyle Pakize’yi etkilemem gerekiyordu. Tüm bunları düşünürken aynada kapı arasından bakan babamı gördüm. “Ne biçim saç o,  gel bakayım sen benle” dedi. “Pakize sen burada dur, ben geliyorum” dedim.

Elimi sokağın istimlak duvarına sürte sürte babamın peşine düştüm. Üstümde iki beden büyük, karaman halı motifli abimin oduncu gömleği. İçimde bisiklet yaka beyaz tişört ve olmayan adalelerimi gösterme çabam… Boynumda kolye var mıydı, hatırlamıyorum. Jöleli saçlarımın arasından ıslık sesi çıkararak bir Özcan Deniz şarkısı söyleyen rüzgar…

Bir Hakan Taşıyan şarkısıyla hüzne boğulmuş berber dükkânına girdim. Karşımda Berber Feyzullah. Bolca briyantin kullanarak Mahsun Kırmızıgül saç modelini yeniden yaratmış mahallenin evli ve çocuklu çapkınları dükkânda. Berberin kendinden büyük bir fırçayla ortalığı süpürmeye çalışan oğlu Rahim de ortalıkta geziniyor. O dönem mahallenin özgün sanat pratiği bu. Özcancılar jöle kullanır, Mahsuncular briyantin. Mahsun kadar arabesk olmayan Özcancı oluyordu.

Babam kulağımdan tuttuğu gibi berber koltuğuna fırlattı beni. Feyzullah Abi’yle hesaplaşıp çıktı dükkandan. Aynadan sırıtan Feyzullah Abi’nin suratı korku filmi gibi tüm berber dükkânını doldurdu. Berber koltuğunda kara deliğe düşer gibi ezildim büzüldüm. Berber Feyzullah saçımda jöle olduğunu fark etti. Sıkı bir Mahsuncu olduğu için briyantin fraksiyonundandı. Dakikalarca briyantinin neden doğru bir seçenek olduğunu anlattı. Sanırım o zamanların jöle ve briyantin tartışması, benim için şimdiki Zeki Demirkubuz ile Nuri Bilge Ceylan çatışmasına eşdeğer bir tartışmaydı.

Berber Feyzullah beni hazırlarken bir yandan arka sandalyede oturan yakın esnaf dostu emlakçı Rıfat ile sohbet ediyordu. Her sabah okula gitmeden uğrayıp poğaça aldığımız pidecide çalışan Sudan Abla’yla yaşadığı gayri resmi aşklarına dair bir hatırasını ağzını yayarak anlatıyordu.

Oğlu Rahim babasının bu yasak aşk ilişkisini dinlemiyormuş gibi yerdeki beyaz fayansa düşen siyah saç tellerini süpürmeye çalışıyordu. Ve o an gelmişti. Hakan Taşıyan hüznüne karışan tıraş makinasının sesi, o güzelim Özcan Deniz saçlarımı söküp atıyordu. Bir briyantincinin kurbanı olmuştum. Son tel saçım düştüğünde ise iki şutla patlayan dandik şambrel topa dönmüştü suratım.

O gündü sanırım, aynadan bakınca “Gerçek budur,” dedim. İki şutla patlayan dandik şambrel toptur gerçek. Ne jöle gerçeği kapatır ne de briyantin. Berber Feyzullah farkına bile varmadan beni gerçekçi sinemaya yöneltmişti işte.

Pakize’ye ne mi oldu? Ona Azer Bülbül kaseti hediye eden bir oğlana aşık oldu. On yıl geçmişti üzerinden. Bense bu zaman dilimde sinema, dizi ve reklam sektörlerinde kavrulmuştum.

Hafta sonu kendimi anne evinde yemek sofrasında buldum. Yavaş geçen yemek faslında oturma odasında babamla otururken, annem elinde turuncu bir leğende meyvelerle odaya girdi.  Leğenin içinde bir elmaya saplanmış meyve bıçağını gördüm.  Babam konuşma arasında “Berber Feyzullah seni soruyor,”  dedi. O an gelmişti. Yerimden fırladım. Turuncu leğenin içinde elmaya saplanan bıçağı aldığım gibi berber Feyzullah’ın dükkânının önünde buldum kendimi.

Tepemden düşen birkaç tel saçı saymazsak, evet, artık keldim. Elimdeki bıçağı sıkıca tuttum. “Beni sormuşsun Feyzullah Abi,” dedim. “Hoş geldin” dedi, hâlâ Mahsun Kırmızıgül saç modelinde inat eden kafasıyla. “Hoş bulduk,” dedim. “Benim oğlanı hatırladın mı?” dedi. “Rahim mi?” dedim. “Evet Rahim,” dedi. “Filmcilik okumuş bir şeyin neyin çekecek, yardımcı olur musun?” dedi. “Olur,” dedim. Elimdeki bıçağı çaktırmadan cebime soktum. Sanırım cinayet günü bugün değildi. Feyzullah Abi cebinden çıkardığı telefonla hemen oğlunu aradı. Çok geçmeden nefes nefese, boyu fırça boyunu geçmiş bir oğlan girdi içeri.

Rahimle bir dönem babasının yasak aşkı Sudan’ın çalıştığı pidecide çay içmeye başladık. Sudan yoktu veya evlenmişti, bilmiyorum. “Ne yapacan, nasıl yardımcı olayım Rahim?” diye sordum.

Rahim başladı anlatmaya. “Abi ben bir senaryo yazdım ve çok inanıyorum senaryoya. Bunu çekmek istiyorum.” dedi. “Kısa mı, uzun mu Rahim?” diye sordum. “Kısa abi,” dedi . “Anlat,” dedim, “Rahim anlat.” Devam etti: “Biz aslında insan olarak bir hiçiz. Paralel evrende bizim eş değerlerimiz var. Düşünsene abi, koca evrende bir noktayız.” Sanırım Rahim senaryo değil, bana kafa karışıklığını anlatıyordu. “Devam et,” dedim. “Abi ben sürrealist, gerçekdışı bir film çekmek istiyorum.”

 İçimden “Cebindeki bıçağı çıkar, madem babasını bıçaklamadın bari oğlunu bıçakla,” diye geçirdim. “Sen berber Feyzullah’ın oğlusun ne ara terk ettin kendini lan?” diye düşündüm. Rahim anlatmaya devam etti. Kırmak da istemedim, dinliyormuş gibi yaptım. Gerçeğinden uzaklaşmış bu oğlan başarılı olur olmaz bilemem, ama şunu bilirim: kendi gerçeğini anlatamayan başka bir şey anlatamaz.

Artık Rahim’i dinlemekten sıkılmıştım. Dinliyormuş gibi bile yapamadım. Kapı arasında  yoldan geçen insanları izledim. Sonra “Pakize’ye ne oldu acaba?” diye düşünmeye başladım. Birden Rahim’in yüksek sesine maruz kaldım. “Abi düşünsene biz hiçiz,” diye bir haykırışla irkildim. Kendime geldim, döndüm Rahim’e. Saçları çarliston bibere benziyordu, konuştukça babası Feyzullah’a dönüşüyordu.

Dayanamadım artık. “Rahim bir şartla sana yardımcı olurum” dedim. “Nedir?” dedi. “Gidip babana saçlarını kazdıracaksın. Sonra sana yardım ederim.” Bu kez “Neden?” diye sordu. “Nedeni yok,” dedim. Rahim bir cevap dahi vermeden kalktı. Kasada parayı ödedi ve çıktı gitti pideciden. Rahim kendi gerçeğine döner mi bilmem. Ben de çayın dibini yudumlayıp yerimden kalktım, eve vardım. Kapıyı annem açtı. “Elini kana bulamadın de mi?” diye sordu. “Yok,” dedim. Elimi kana bulayacak kadar gerçek değildi berber Feyzullah’ın oğlu Rahim.