Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’nde hayatın nasıl olduğunu öğrenmek isterseniz, siyasi sığınmacı Rus bir yazarın sözlerine kulak vermek isteyebilirsiniz[i]. Veya Amerikan Aleyhtarı Faaliyetler Komitesi’nin (House Un-American Activities Committee / HUAC) “Kızıl Tehlike” sırasında yaptığını yaparak, memleketi Rusya’dan 1926’da ayrılmış Ayn Rand’in sözüne güvenebilirsiniz.

Ayn Rand, savaş sonrası Sovyet vatandaşlarının günlük hayatlarına dair kendinden emin bir şekilde ifade vermekten çekinmiyor. Ayn Rand, aynı zamanda film sektöründe edindiği tecrübeler vasıtasıyla yeni evi Hollywood’daki komünist yazarlar ve yönetmenlere dair de ifade vermişti.

Aphelis isimli blog’da yazıldığı üzere, 1947 HUAC duruşmalarının muhteviyatı “Hollywood sanatçılarının sistematik olarak kara listeye alınmasıydı.” Kapitalizm dostu addedilen tanıklar arasında Gary Cooper, Walt Disney ve Ayn Rand vardı.FBI, ifadesinden önce Ayn Rand’e “Komünistlerin Film Endüstrisine Sızması” üzerine, Rand’in grubunun dağıttığı kitapçıktan da alıntı yapan 13.533 sayfalık devasa bir rapor hakkında danışmıştı.

Hollywood’daki komünistlerin amacı, komünizmi açıkça savunan filmler üretmek değildir. Amaçları politik olmayan filmlerin masum hikâyelerine ufak, sıradan propaganda parçaları yerleştirmek ve insanların kolektivizmin temel prensiplerini dolaylı yoldan ve imayla özümsemelerini sağlamaktır. Az sayıda insan komünizmi doğrudan kabul edecektir ancak ekrandan halka düzenli bir şekilde vuran ipuçları, dizeler ve dokunuşlar, eğer yeterince uzun bir süre damlamaya devam ederse bir kayayı yarabilecek su damlaları işlevi görürler. Yarmaya çalıştıkları kaya da Amerikancılıktır.

Ayn Rand ve yandaşları William Wyler’ın The Best Years of Our Lives ve Geroge Cukor’un Keeper of the Flame’i gibi savaş sonrası filmlerin analizini yapan bir “film sisteminin” geliştirilmesine yardım etmişlerdi. Bu McCarthy dönemi film eleştirmenleri, endüstrideki “ideolojik haşereleri” ortaya çıkarma çabasındaydı, özellikle Ayn Rand’in hakir gördüğü “küçük adamı” yücelten filmlerle ilgili şüpheciydiler. Amerikancılık “kayası” için tehlikeli ve habis olarak teşhis edilen filmlerden biri, bugün ABD milliyetçiliğinin kökleri üzerine kurulmuş olarak görülen Frank Capra’nın klasik eseri It’s a Wonderful Life oldu – aileye bağlılık, inanç yoluyla kefaret, mütevazı küçük kasaba hayatından duyulan memnuniyet…

Los Angeles Times’ta alıntılandığı üzere, Capra’nın filmle ilgili motivasyonunu dinlersek, işçi cennetini yüceltme gibi bir amacı olduğuna inanmak güç: “Önemli olan iki şey vardır. İlki bireyin kendine olan inancını güçlendirmek, diğeri ise, belki bugün daha da önemli olan, ateizme doğru olan bu modern eğilimle mücadele etmek.”

Ancak FBI’ın – ve raporun ne kadarını bizzat yazdığı (eğer yazdıysa) net olmamakla birlikte Rand’in – analizine göre Geroge Bailey’nin hikâyesi birçok tahrip edici eğilim ortaya koymuştu. Flavorwire suçlamaları sarih bir biçimde özetlemiş: “Komünist sempatizanları tarafından yazılmış”, “sınıf savaşı başlatmaya kalkışan” ve “bankerleri şeytanlaştıran.”

Tuhaf zamanlarda yaşıyoruz, öyle ki bu birkaç on yıl önce çekici bir biçimde tuhaf görünen retorik, 1950’lerin siyaseti tekrar her yerde yükselişe geçerken, kulağa taban tabana zır bir biçimde tekrar güncel geliyor. Capra’nın görünürde zararsız filmine yapılan suçlamalar, filmin senaristleri Francis Goodrich ve Albert Hackett’ın komünist bağlantılarının olduğu iddiasına dayanıyor. FBI raporunda senaristlerle ilgili, “komünist olduğu bilinen insanlarla neredeyse beraber yaşadıkları, senarist Lester Cole ve Earl Robinson gibi komünistlerle her gün öğle yemeği yedikleri gözlenmiştir” şeklinde ibareler vardı.

Senaristlerin tanıdıklarını ve öğle yemeği arkadaşlarından bahsetmenin yanında, rapor ismi sansürlenmiş bir zattın “filmin kasıtlı olarak üst sınıfa iftira ettiği” görüşünde olduğunu belirtiyor. İsmi karartılan bir diğer kaynak ise “filmin Lionel Barrymore rolünde ‘pinti’ birini oynatıp, filmde en nefret edilen adam olmasını sağlayarak bankerlerin itibarını sarsmaya yönelik oldukça açık bir teşebbüste bulunduğunu” belirtiyor, bu kaynağa göre bu komünistler tarafından kullanılan yaygın bir numara. Son olarak ismi sansürlenen üçüncü bir kaynak ise Capra’nın filminin konusunu ABD’de 15 yıl önce gösterilen The Letter isimli bir Rus filmine benzetiyor.

Kesin olarak söylemek mümkün değil, ancak bu gizli FBI muhbirlerinin Rand’in yandaşları olduğunu varsaymak makul. Her halükarda Ayn Rand, son romanı The Fountainhead’in ona sağladığı ünle, HUAC’ın huzuruna çıktı ve raporda sunulan genel ithamları pekiştirdi. İfadesi sırasında, videoda da görebileceğiniz 1944 yapımı Song of Russia filmine odaklandı. Filmi temelde Sovyetler Birliği’nde yaşama dair çizdiği idealize portre için eleştirdi, buradan hareketle de Sovyetlerde gerçek hayatın nice kötülüklerini sıralamaya koyuldu.

Enteresan bir şekilde It’s a Wonderful Life’a yöneltilen diğer eleştirilerin birçoğu aşağı yukarı başka bir şey söylüyor, filmi “duygusal saçmalık” ya da “Amerikan kapitalist ideolojisinin” bir temsilcisi olmakla itham ediyorlardı. Bu gibi okumalar benim aklıma yatıyor ama Rand ve takipçileri ile birlikte J. Edgar Hoover ve paranoyak madunları için, ABD milliyetçi mitolojisini ne kadar yüceltiyor olursa olsun, hiçbir film kapitalist kahramanları ilahlaştırmak, sınıf çatışmasını göz ardı etmek ve “küçük adamın” mücadelesini küçümsemek konusunda yeteri kadar ileri gitmiş sayılmazdı.

Raw Story’nin bahsettiği üzere, HUAC duruşmalarındaki diğer ifadeler, “yavaş yavaş duygusal ve çok sevilen bir bayram geleneğine dönüşerek ziyadesiyle aklanan” Capra’nın filmine “garip bir aklama” sağladı. Ancak her ne kadar It’s a Wonderful Life şimdilerde şerit filmin üzerinde bir Amerikan pastası olarak görülse de, Flavorwire’a göre “Noel hikâyelerine savaş açan” ve hayırseverlikte dahi sosyalist tahribe işaret eden, yukarıda filmin yapış yapış dokunaklı sonunda aşırıya kaçan bir biçimde temsil edilen bir takım belli başlı saldırgan üstatlar ve kültür savaşçılarında şüphe uyandırdı.

It’s a Wonderful Life, filmin 99. dakikasına kadar Noel’den bahsetmeyen bir bayram filmi. Bayramı laik bir üslûpla hayatınızı, aile ve arkadaşlarınızın değerlerini gözden geçireceğiniz bir zaman olarak okuyor. Birinin bayramını kutlarken Noel mi, Hanuka mı, Kvanza mı demesi gerektiği konusunda duyarlı olan veya Noel Baba’nın ten rengiyle kafayı bozmuş olanlar için kulağa hâliyle “komünist tahrip” gibi geliyor olmalı.


Bu yazı, Onur Sesigür tarafından Josh Jones’un Open Culture için yazdığı makaleden kısaltılarak çevrilmiştir.


[i] Ç.N. Ya da hem Sovyet hem Batı kaynaklarına göz atıp kendi kararınızı verebilirsiniz.