İncecik, sadece 46 kilo. Evi yok, eşyası yok, kuru temizleyicide duran gömlek ve pantolonu dışında giysisi yok, kimliği yok. Arkadaşının resmini asabileceği bir duvarı bile yok.[i] Sahip olduğu tek şey bir İngilizce-Türkçe sözlük. İngilizce polisiye romanları dilediği gibi eklemeler yaparak çeviriyor. Çevirdiği yabancı yazarların adlarını kullanarak yeni romanlar yazıyor, bir nevi hayalet yazarlık[ii] yapıyor. Dönüşümlü olarak arkadaşlarının evlerinde kalıyor, varlığını hissettirmeden, tıpkı bir hayalet gibi.

Oğuz Haluk Alplaçin’in “hayalet” lakabını nasıl aldığı tam olarak bilinmiyor, ama hayatına bakıldığında bundan daha iyisinin bulunamayacağı görülüyor. Peki, kim bu Hayalet Oğuz? 1929’da doğduğunu , 1975’te “46 yaşında ve 46 kilo”yken öldüğünü biliyoruz. Onu esas ilginç kılan ise 60’lı yıllarda Beyoğlu’nda yaşadıkları.

Hayalet Oğuz’un hikâyesini 60’lı yıllarda Batı’daki Beat kültürü, Hippiler ve bohem yaşam tarzı sürdüren topluluklardan, Beyoğlu’nun Batı’ya giriş kapısı ve toplumsal muhalefetin odağı haline gelişinden bağımsız düşünmek mümkün değil. Merkezinde sanat olan, bireyselliğin otoriteye başkaldırma arzusuyla birleştiği ve alternatif toplumsal arayışların mevcut olduğu dönemin modasında dahi bir “o an ne hissediyorsan onu giy ve sonra at gitsin” etkisi var.

Böyle bir dönemde İstanbul’da yaşamış bir yazar Oğuz Haluk Alplaçin. Günümüze Oğuz Haluk imzasıyla yayımladığı ve başta toplumsal konulardan bahsederken daha sonra İkinci Yeni’ye yakın bir çizgiye kaydığı şiirleri[iii], “Beş Adet İsmail” adlı (şahsen Aziz Nesin öykülerine benzettiğim) bir kısa hikâyesi ve kendi adıyla yayımlanmış rock’n’roll üzerine Dünya Sarsılıyor adında bir kitabı ulaşmış. On yıl boyunca Bülent Oran’ın yanında yüzlerce Yeşilçam filminin senaryosuna katkıda bulunmuş, ama hangileri olduğu bilinmiyor. En çok hayaletliğiyle hatırlanıyor.

O dönem Balık Pazarı’ndaki meyhanelerden birinde siyah ve iyi giyimli, ağzında Bafra sigarası, elinde İngilizce bir kitap olan birini görürseniz, bunun Hayalet Oğuz olma ihtimali yüksekmiş. Ona çok yakın olduğu söylenen Tezer Özlü’nün anlattığına göre yeni çıkan kitapları hemen edinir, ilginç filmleri ilk gören o olurmuş. O dönem yeni yeni başlayan rock’n’roll müziği ve alt kültürünün olası etkilerini sezerek bunun üzerine bir kitap yazmış olması dahi arkadaşlarını hâlâ etkiliyor. Leyla Erbil’in deyimiyle bu “entelektüel solucan”, 1950’lerin ortasından itibaren modernist edebiyata yönelmiş yeni muhalif kuşak için bir örnek niteliğinde: “Bizim kuşağın Hayalet’e düşkünlüğünün nedenlerinden biri, o sıra peşinde olduğumuz, yaratmak istediğimiz dilin, metnin Hayalet’te cisimleşmiş olduğunu sanmamızdandı.” Ahmet Oktay da aynı durumu ideolojiye teslim olanların yanında Hayalet’in “olunamayan”ı temsil etmesiyle açıklıyor: “güce karşı güçsüzlük, statüye karşı işsizlik ve makamsızlık, yerleşikliğe karşı göçebelik”.

“Bir lokma, bir hırka” felsefesiyle yaşar, eline para geçti mi hemen harcarmış. O Pera’daki Hayalet kitabında Ahmet Oktay, Hayalet’in Emperyal Oteli’nde kalmak için Attilâ İlhan’ın adını verdiğini, ertesi sabah para yerine o sıralar çevirmekte olduğu Graham Green’in Çirkin Amerikalı kitabını rehin bıraktığını aktarıyor.

Sürekli arkadaşlarının evinde kalmasıyla ilgili anlatılan bazı eğlenceli hikâyeler de var. Ressam Utku Varlık’ın Arnavutköy’deki villasının yalı katına yerleşen Hayalet, burada davetler vermeye ve ev sahibi gibi davranmaya başlamış. Bir süre sonra Utku Varlık kız arkadaşıyla eve girerken ses yapmamaya gayret eder olmuş. Hatta Hayalet, “olur olmaz saatlerde eve girip insanları rahatsız etmeyin” diye Varlık’ı uyarmış. 6-7 Eylül olaylarının ardından sıkıyönetim günlerinden birinde ise Ferit Edgü’nün eniştesinin Teşvikiye’deki evinde bir davettelermiş. Herkes ayrıldıktan sonra, Hayalet kapının arkasından “Cee..” diye çıkıvermiş ve Edgü sokağa çıkma yasağı başladığı için onu kovamamış. Mecburiyetten doğan bu konaklama, iki ay kadar sürmüş. Bir süre sonra Hayalet kendini o kadar sevdirmiş ki, Edgü’nün annesi ona özel yemekler yapmaya başlamış.

Sezer Duru ile Orhan Duru’nun titiz çalışması sayesinde Oğuz Haluk Alplaçin’in hayatı ve eserleri hakkında bilgi edinebiliyoruz. Bir “aylak adam” olarak mı, yoksa Sezer Duru’nun dediği gibi “Türkiye’nin tek anarşisti” olarak mı tanımlanmalı bilmiyorum. Ama Hayalet Oğuz’un kendine özgü saygıdeğer bir direnişin kahramanı olduğu kesin.

Kaynaklar
O Pera’daki Hayalet: Oğuz Haluk Alplaçin’in İnanılmaz Yaşamöyküsü ve Yapıtları, Hazırlayanlar: Sezer Duru & Orhan Duru (YKY)
O Pera’daki Hayalet (Oğuz Haluk Alplaçin)Yapım ve Yönetim: İsmail Sancak & M. Hakan Demiralay
Gayri Resmi ve Resimli Türkiye Sinema Sözlüğü Altyazı

[i] Demirtaş Ceyhun’un aktardığı bir anıya göre Hayalet Oğuz, ressam Metin Eloğlu’nun sergilenen bir resmini almak üzere kaparo olarak bir miktar para bırakmış ama paranın geri kalanını hiçbir zaman ödememiş ve resmin başkasına satılmasını sürekli engellemiş. “Ulan resmin parasını getir de al” diyen Eloğlu’na da “Alacağım, yalnız bekle biraz… Hele resmi asabileceğim bir duvar bulayım.” cevabını vermiş.

[ii] Ghostwriter: Başka birinin adına metinler yazan yazarlara verilen bir ad. Ünlülerin otobiyografilerinde ya da anılarında zaman zaman başvurdukları bir yöntem.

[iii] “Les Abezan” adında cinsel açlık üzerine bir şiiri de olduğu ve zamanında yayımlandığı rivayet ediliyor ama günümüze ulaşmamış.