66. Berlin Film Festivali, 11-21 Şubat tarihleri arasında gerçekleşti. 10 gün boyunca 30’a yakın film izleyince bazı görüntüler ve hikâyeler insanın aklından silinmeye başlıyor. Üstelik son birkaç yıla bakıldığında görece zayıf kalan yarışma filmlerinin neredeyse hiçbirinden vaat ettiği deneyimi yaşayarak ayrılmadığınızda, elde neyin kaldığını düşünmeye başlıyorsunuz. Hâliyle, Aslı Özge‘nin “Panorama” bölümünde yer alan yeni filmi Ansızın (Auf Einmal) gibi filmlerin aradan sıyrılması pek zor olmuyor.

Aslı Özge, film için düzenlenen basın toplantısında yaptığı açıklamada söylediğine göre İstanbul’da okuduğu bir gazete haberinden esinlenmiş. Evli bir genç kadının bir yabancının evinde ölü bulunması üzerinden gelen (öngörülmesi zor olmayan bir sığlık içerdiği muhtemel) tepkilere sinirlenerek filmi yapmaya karar vermiş. Ne anlatmak istediğine hakim ve evrensel derdini ufak hikâyesinin içine ustalıkla yerleştiren bir yönetmenin elinden çıkan film hem sert ve doğrudan hem de şok edici sürprizlerle dolu. Evinde verdiği partinin sonunda Anna isimli bir Rus göçmeniyle yalnız kaldığında talihsiz bir kazaya şahit olan Karsten adında Alman orta-üst sınıfına mensup bir adamın, bu kaza sonucu içinde yaşadığı toplumu ve kendi küçük çevresini sorgulamaya başlamasını konu alıyor. Bütün bunları kuvvetli oyunculuklar ve insana nefes alanı bırakmayan melankolik görsellerle destekleyerek aktaran Ansızın sadece Berlinale’de gösterilen en iyi filmlerden biri değildi, aynı zamanda önümüzdeki sezonun da en çok konuşulan filmlerinden olacak gibi görünüyor. Avrupa filmlerinin bilinirliğini artırıp dağıtımlarına katkıda bulunmak amacıyla ortaya çıkmış Europa Cinemas Label’ın “Özel Mansiyon” ödülünü verdiği iki filmden biri olduğunu da hatırlatalım.

Ansızın (Auf Einmal), 2016.

Ansızın (Auf Einmal), 2016.

Aslı Özge’yle tanışmam, 2010 yılında Ankara Film Festivali’nde Pelin Esmer’in 11’e 10 Kala‘sı ve o yılki favorim Kara Köpekler Havlarken gibi filmlerin arasından sıyrılarak “En İyi Film” ödülünü alan Köprüdekiler ile olmuştu. 2013 yılında çektiği Hayatboyu ile merceğine Nişantaşı’ndaki orta-üst sınıf bir çifti alan Aslı Özge’nin, Ansızın‘da önceki iki filmindeki birikimlerinden hem hikâyede hem de üslûp olarak faydalandığı görülüyor.

Aslı Özge’yle festivalin üçüncü sabahı, basın gösterimlerinin yapıldığı Berlinale Palast’ın salonunda buluştuk, filmi izledikten hemen sonra merak ettiklerimi sorma şansını yakaladım.

Filmin ortalarına doğru ciddi bir ton değişimi var. Temel fikir o muydu yoksa senaryo bir yerden sonra farklı bir yön mü almaya başladı?
Filmin protagonisti Karsten’ın pasiften aktife geçmesini, intikam alırken bir değişim geçirmesini ve güçlünün, güçsüzün yerini almasını istiyordum. Yaptığı bir hata yüzünden Karsten çevresindekiler tarafından dışlanıyor ve bu durum onu agresifleştiriyor. Agresifleştikçe etrafa korku salıyor ve korkutarak çözüme ulaşmada başarılı olduğunu fark ediyor, kendisini böylece daha güçlü hissediyor. Karsten’ı yazarken politikacıları sık sık düşündüm. Birçok politikacının agresifleştikçe insanların dikkatini daha iyi çekebildiği görüyoruz. Karsten da bir gün ülkeyi yönetebilir diye düşünüyorum (gülüyor).

Anna’nın düştüğü anı görmüyoruz, öncesi ve sonrası gibi görüyoruz. Bu baştan beri planlı mıydı yoksa kurguda mı çıkarıldı?
Senaryonun ilk versiyonunda da öyleydi, ama ben yine de tüm olanları çektim. Böylece Karsten’ı oynayacak oyuncu bütün bunları yaşama fırsatı edinmiş oldu. Bunun oyunculuğuna katkısının olduğunu düşünüyorum. Kurgunun ilk versiyonunda tabii tüm çektiklerimi bağladım ama olup biteni göstermeyerek seyircinin de tıpkı Karsten’ın çevresindekiler gibi onun hakkında bazı soru işaretlerine kapılmalarını istediğim için senaryodaki halini korudum.

Bu intikam alma durumunu hukuk ve ahlak arasındaki ilişkiyle açıklayabilir miyiz? Karsten başta ahlaki olarak doğruyu yaptığını savunmakla ilgili, ancak hukukla kazanabildiğini görmesiyle ahlaki olanla ilgilenmemeye başlıyor.
Aslında Karsten’dan çok babası Karsten’ı savunuyor. Onun ağzından doğruyu yaptım dediğini hiç duymuyoruz. Aslında filmdeki tüm karakterler toplumdaki statülerini korumaya çalışıyorlar. Karsten’ın içine bu o kadar işlemiş ki kendisi bile itibarını koruma uğruna yaptığı hatanın getirdiği sonuçlar vasıtasıyla bu durumu fark ediyor. Filmde aslında sistemi oluşturan birçok toplumsal kurumu yanyana koymaya ya da karşı karşıya bırakmaya çalıştım, polis, mahkeme, hastane, kilise, banka gibi…

Ansızın (Auf Einmal), 2016.

Ansızın (Auf Einmal), 2016.

Anna Rus bir göçmen, eşi de öyle. Karsten ve babasının da biraz zenofobik olduğunu söyleyebiliriz. Bu Almanya’daki genel bir sorun mu?
Almanya’dan Rusya’ya göç etmiş ve çok uzun zamandır orada yaşamış ve Ruslaşmış olanlara ve onların Rusya’da doğup büyüyen çocuklarına Almanya, pasaport vererek siz Alman’sınız demiş. Ancak toplum içinde bir hata yaptıklarında onlara bakış açısı hemen değişiyor ve Rus olarak çağrılıyorlar birden. Bu durum ilgimi çekti. Almanya’da doğup büyüyen Türkler için de benzer bir durum söz konusu. Bunun altını çizmek istedim, ama tabii bu sadece Almanya’ya özgü bir durum değil. Türkiye’de bu ayrımcılık en üst safhada, farklı etnik kökenden gelenlere, göçmenlere, farklı mezheplere karşı biz ve onlar diyen ayrımcı bir yaklaşım var. Ben de İstanbul’dan geldim Berlin’e ve filmde çok soru soran Karsten’a Andrej’in “göçmen bürosundan mı geliyorsun?” diye sorması raslantı değil. Vize almakla ne kadar uğraştığımı hatırlıyorum, yabancılar polisine gitmek her defasında kabus gibiydi.

Köprüdekilerde (2009) Türkiye toplumunun alt sınıfından insanların hikâyesini anlattığınızı söyleyebiliriz. Hayatboyu‘nda (2013) ise İstanbul’lu orta-üst sınıf bir aile vardı. Bu filmde de Almanya’nın orta-üst sınıfından bir aileye yer verdiniz.
Bir de işçi sınıfından gelen Rus bir aileye. Bu sefer iki farklı sınıf çatışıyor.

Filmin başında Hamlet‘ten bir alıntı görüyoruz. Ayrıca şarkı söyleyen bir mezarcı var. Orada da mı Hamlet‘ten esinlendiniz?
Evet öyle. Orada doğrudan bir gönderme var, Karsten’ın durumuna da çok uyuyor. Hamlet‘in o kısmını çok seviyorum. Mezarcı çok acı bir iş yaparken, şarkı söylüyor ve Hamlet onu gördüğünde hayatın acımasızlığını sorguluyor. Karsten da Hamlet gibi konformist bir hayat sürmüş, Altena adındaki küçük kasabanın adeta kralının oğlu, prensi yani ve hayatın acı gerçekliğiyle ve ikiyüzlülüğüyle acı bir şekilde geç tanışıyor.

Diğer karakterlerin ölüyle kurdukları ilişki de dikkate değer. Herkesin derdi farklı, kimse bir insanın ölmüş olmasıyla ilgilenmiyor.
Ne olursa olsun, sistem asla aksamamalı! Bu olayın düzenlerini bozmasına izin vermemeye çalışıyorlar. Bu çok korkutucu geliyor bana. Bir yandan da ilk etapta herkes kendi itibarını korumakla ilgileniyor. Karsten’in babasına söylediği gibi aslında hepsi egoist.

Bu Almanca çektiğiniz ilk film. Bu anlamda önceki filmlerinizden farklı mıydı, daha kolay ve zor yanları nelerdi?
Hem Alman Hukuku hem de bu tür bir hikâyenin nerede çekilebileceği, nasıl bir sosyal sınıfa uyacağı üzerine çok araştırma yaptım. Ben Alman değilim, “sen yabancısın, bilmiyorsun” dedirtmek istemedim (gülüyor). Hukuki konular için bir danışmanım vardı, ayrıca filmde hakim rolünde gerçek bir hakimi oynuyor. Terimleri doğru kullanmaya dikkat ettim, hata yapmak istemedim.

Türkiye’de çalışma saatleri aşırı fazla. Hayatboyu‘nu çekerken iki ay boyunca günde 18 saat çalıştık, bittiğinde çöktük. Almanya’da ise sistem çalışanları koruyor. Ama aşırı bir keskinlik mevcut. Hiç esneklik yok. Bu da filme zarar verebilir. İkisinin arasında bir şeyler olmalı!

Oyuncularla nasıl çalıştınız?
Onlardan mümkün olduğunca gerçekçi tepkiler almak için oyunculara senaryonun tümünü vermem genelde. Burada da öyle yaptım. Herkese kendi sahnesini verdim ve hepsi karakterlerinin bildiği kadarını biliyordu. Bu durum oyunculara ‘o anda’ olmalarını sağladı, karşı tarafın ne diyeceğini bilmedikleri için çok dikkatli olmaları gerekiyordu, bunun getirdiği gerçekliği seviyorum. Bazen de bu odaklanmanın sonucu olarak ortaya senaryoda yazılandan daha iyisi çıkıyordu, asıl peşinde olduğum bu aslında.

Filmi sinemaskop çekmeyi tercih etmenizin nedeni neydi?
Karsten’ın kendisini olduğu yere ne kadar sıkışmış hissettiğini en iyi nasıl hissettirebileceğimizi görüntü yönetmeni Emre Erkmen ile uzun uzun konuştuk. Çevresi dağlarla kaplı bir mekan aradık öncelikle. Bir yandan da doğanın gücünü de göstermek istiyorduk. Sonuç olarak filmde gökyüzünü olabildiğince göstermemeye ve dağların ve ormanların uçsuz bucaksız uzanmasıyla uzağın görülmesini engelleyen bir görsel anlayışa karar kıldık. Ayrıca sonbaharda çekmek istiyorduk, yitirme duygusunu en iyi şekilde yansıtabilmek için. Almanya’da sonbahar çok etkileyici geçiyor, yapraklar renkten renge giriyor. Sarı, kırmızı ve kahverenginin her tonu mevcut. O yüzden Altena’da bu mevsimde çekmeyi tercih ettik.