Ayazların başladığı güzel bir Ankara gününde Turan Tanyer ve Hakan Kaynar’ın İstanbul’da yaşayan Ankaralı Ekrem Işın ile CerModern’de gerçekleştirdiği “Şehir Efsaneleri” başlıklı söyleşisine katıldım. Ankara’da büyümüş bu yazarlar, Ankara hatıralarından bahsederek şehir kültürünü edebiyatla harmanlayan keyifli ve nostaljik bir sohbet gerçekleştirdiler.

1 Ocak 1921’de Milli Mücadele için silah ve cephane kaçıran gizli bir örgütün yardımıyla İstanbul’dan Ankara’ya gelen dört şair var: Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Nazım Hikmet ve Vâlâ Nureddin. Bu dört şair, Sirkeci’den kalkan “Yeni Dünya” vapuruna binip İnebolu üzerinden Ankara’ya geçmek ve Kuva-yi Milliye’ye katılmak istiyorlar. İnebolu’ya vardıktan sonra, beş-altı gün boyunca Ankara’ya geçebilmek için izin beklemeleri gerekiyor. Ancak sadece Nazım Hikmet ile Vâlâ Nureddin’e izin çıkıyor. İnebolu’dan Ankara’ya yürüyen bu iki şairin o günlerde yaşadıklarını Nazım’ın Yaşamak Güze Şey Be Kardeşim adlı romanından da okumak mümkün.

Nazım ile Vâ-Nu Ankara’ya yürüyüşleri esnasında yer altına sığınan insanların olduğu kasabalardan geçiyorlar. Orada Nazım kullanılan dil, üslûp veya tekniğin bu insanların yaşadıklarını ifade etmeye yeterli olmadığının farkına varıyor. Nazım’ın serbest nesre dair yenilikçi fikirleri de bu yolculuk esnasında ortaya çıkıyor, eski edebiyattan modern edebiyata geçiş serüveni başlıyor. Nazım’ın çok sevdiği “Kuyulu Kahve” de bu entelektüel gelişim sürecinde sıkça adından söz ettiriyor.

Yolculuğun bir durağı da Necip Fazıl Kısakürek’in Ağaç dergisini çıkardığı ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun galerisini açmadan önce sergilerini gerçekleştirdiği Ulus’taki İstanbul Pastanesi. 1955’te kentsel dönüşüme kurban giden bu güzel mekân, hâlâ bilim ve sanat tartışmalarıyla pek çok edebi yeniliğin temellerinin atıldığı yer olarak anılıyor.

Bir başka durak şimdilerde Ankara Atatürk Lisesi olarak anılan Taş Mektep. Şöyle bir lise hayal edin: Ahmet Hamdi Tanpınar ve Faruk Nafiz Çamlıbel edebiyat hocanız, Melih Cevdet, Orhan Veli ve Oktay Rıfat ise sınıf arkadaşlarınız. Böylesi bir yerde edebiyat akımları gelişmeyecekti de ne olacaktı? Garip’in kuralsızlığını ve yenilikçiliğini ortaya çıkaran ekibin düşünsel yolculuklarını hayal etmek yüzümüzde kocaman bir gülümseme bırakıyor.

Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf, Orhan Kemal ve Melih Cevdet Anday’ın eserlerinin temellendiği, fikirlerin tartışmalarla biçimlendiği Meserret Kahvehanesi de önemli duraklardan biri. Enis Batur’u, Oruç Aruoba’yı, Ece Ayhan’ı ve Ankara’ya yolu düşen tüm yazar ve düşünürleri ağırlayan günümüzün Şinasi Sahnesi’nin karşısında yer alan Huzur Kıraathanesi de pek çok anıyı canlandırıyor. Özellikle Frankfurt Okulu tartışmalarından büyük keyif aldıklarını anlatan konuşmacılar, “Kültür öyle paylaşılıyordu: konuşarak, tartışarak, kavga ederek” dediler.

İlk kez Fransa’da ortaya çıkan kahvehanelerin çalışma odası olarak kullanılması, pek çok devrimin temellerinin atılmasını sağlamış bir gelenek. Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Boris Vian ve Albert Camus’nün de bu kahvehane kültüründen çıkmış isimler arasında olduğunu hatırlatalım.

Söyleşi esnasında konuşmacılar “Biz kürsünün olmadığı yerlerde konuşmayı sevdik, böylece sınırlarımız olmaksızın tartışabiliyorduk” dedi. Yanlarında altılı ganyan oynayan adamın telaşı onları ilgilendirmediği gibi, onların derdi de ganyancıları ilgilendirmiyordu. Kahvehaneler serbest kürsünün vücut bulduğu, entelektüel tartışmaların özgürce gerçekleştirilebildiği, fikir hayatının geliştiği ortamlardı. Günümüzde ne Ankara’da ne de İstanbul’da artık böyle kahvehaneler pek yok. Çağdaş yazarlar kendilerine kahve kültürü için elverişli mekânlar arıyorlar mı, emin değilim. Ama kimsenin istediği konuları özgürce tartışabilme imkânı bulamadığının tahmin edebiliyorum. Velhasıl, kahvehane kültürü özgürlüktür, eşitliktir, hatta devrimlerin temelidir. Böyle mekânların varlığı, geleceğimizin güvencesi, hatta mutluluğumuzdur. Bir yerlerde daha çok okumalı, konuşmalı, tartışmalı ve gerekirse kavga etmeliyiz.